KÜRESELLEŞME NEDİR?

Küreselleşme, iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda bazı ortak değerlerin yerel ve milli sınırları aşarak dünya çapına yayılmasını ifade ediyor.
Ekonomiyi tarım toplumu, sanayi toplumu ve bilgi toplumu diye sınıflandırdığımızda her dönemin ihtiyaç duyulan ekonomik sistemi ve politikası farklı olmuştur. Her dönemin kendine göre amaç ve araçları vardır. Günümüzde sıkça ismi geçen küreselleşme bana göre liberalizmin yeni versiyonudur. Ön koşulları ise rekabet, üretkenlik, serbest mübadele ve verimliliktir. Bu koşullar kapitalist düzeni andırmaktadır. Küreselleşme diyince ilk akla gelen tek bir ideoloji altında toplanmadır. Bu da ekonomik anlamda tekelci bir yaklaşımdır. Bir bakıma gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeler üzerinde daha çok söz sahibi olmasıdır.
Son yirmi yıldır, dünyanın neresinde olursa olsun ekonomik sosyal ve siyasal bütün değerlendirmelerde “küreselleşme” anahtar bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavram olarak sadece sosyo – politik çözümlemelerde değil, sinema sektöründen , müzikteki yeni akımlara sanatı, insanların tüketim alışkanlıklarından tutumlarına bütün kültürel dokuları derinlemesine etkilemiştir. Bu anlamıyla küreselleşme, yaşamın olduğu her alana sızmıştır.
Küreselleşme, elde ettiği bu popülarite sayesinde pek çok çözümlemede de merkezi öbek olarak kullanılmıştır. Dar manasıyla, sermaye hareketlerinin dünyanın tümüne yayılması etkisi olarak ifadelendirilebilecek olan küreselleşmenin özellikle teknolojik gelişmelerin paralellerinde dünyayı bir finans piyasasına çevirdiği görülmektedir. “BM İnsani Kalkınma Raporu (HDR)’ ye göre her gün 1.5 trilyon dolardan fazla para el değiştirmektedir. (Bozkurt,2000,s:29)”. Fakat tüm bunlara rağmen küreselleşmeyi sadece finans piyasalarının etkinliğinin artması şeklinde yorumlamak sığ bir bakış açısına sahip olmak demektir. Çünkü “küreselleşme ekonomik olduğu kadar siyasal, teknolojik ve kültürel bir olgudur.(Giddens,2000,s:23)”.
A) KÜRESELLEŞMENİN ARKEOLOJİSİ:
Aslında basit manasıyla, yani sermayenin etki alanının artması anlamında, küreselleşme, daha Endüstri Devrimi’nin başından itibaren varolan bir olgudur. Örneğin daha 18.yüzyılın başında ünlü iktisatçı A.Smith, “ekonomide bir işbölümü olduğunu ve ticaretin sınırlar ötesinde işlemesi gerektiğini (Aktan, 1994,s:24)” savundu. Ancak Endüstri Devriminin ilk döneminde uygulama alanı bulan bu görüş, piyasa mekanizmasının yapısı ağır sosyal sosyal şartları çözemeyince özellikle 19.yüzyılın ortalarından itibaren alternatif fikirlerin çıkması sonucunu doğurdu.
Özellikle bunalımlı 1920’lerin ardında serbest piyasa modeline karşılık şüpheler artarken, “bu bunalıma karşı öne sürülen korportist alternatiflere karşı liberal yanıt “Keynesyenizm” oldu. (Ölmezoğulları,s:15)”.
Keynesyen ekonomik anlayış, talep yanlı politikalarıyla satın alma gücü yaratılmasına dayanıyordu. Bu tip ekonomik politikaların sonucu olarak “Fordist” üretim organizasyonları doğdu. Fordist yapılanmalar, geniş ölçekli üretim birimlerinde yine çok sayıda iş görenin istihdam edilmesinden oluşmaktaydı. Standartlaştırılmış ve küçük parçalara ayrılmış işlerde çalışanlar yine standart ve eskiye oranla daha yüksek ücretler alıyorlardı. Bu yapı aynı zamanda Keynesyen ekonomik politikaların hedefleriyle örtüşmekteydi. Buradan hareketle Fordizmin yapısı genel olarak üç başlık altında toplanabilir;

1. “Seri üretim kitlesel üretimi önceden varsayar
2. Fordizm korunmuş bir ulusal Pazar sistemiyle bağlantılıdır. Bu sistem seri üretim yapanların sabit giderlerini karşılamada da yardımcı olmaktadır.
3. Seri üretim modeli talepteki ani düşüşler karşısında duyarlıdır. Özellikle bunalım dönemlerinde ücretler yükseltilmiş, kredi olanakları arttırılmış, ücretsiz kesime yapılan maddi yardımlar da arttırılmıştır. Böylelikle talepteki ani düşüşler önlenmek istenmiştir. ( R. Murray,s;48) “.
Ancak 1970’lerin başından itibaren bu yapı işlerliğini yitirmeye başlamıştır. İç pazarların doyması ve tüketicilerin seri üretim ürünleri yerine kendi kişisel ihtiyaçlarına cevap veren esnek tarzdaki ürünleri tercih etmesi, diğer bir deyişle “tüketicinin nazlanır hale gelmesi (Bozkurt,1996,s:50)”, hammadde fiyatlarının aşırı yükselmesi, Bretton – Wodds’la birlikte kurulan döviz sisteminin çözülmesi Keynesyen modelin sorgulanması sonucunu doğurdu. Keynesyen politikalar artık güvenini yitirmişti, çünkü teorinin en önemli tezlerinden yüksek enflasyonun beraberinde istihdam hacmini genişleteceği öngörüsü başarısız olmuştu. İstihdamın korunması için getirilen sosyal önlemler artık üretim yapabilmek için önemli bir külfetti, ayrıca sosyal dengeyi sağlamak için kamu harcamalarının boyutları oldukça büyümüştü ve bu durum devletin müdahalesini etkisizleştiriyordu.
Böyle bir ortamda üretim sürecinde, çıkış noktasını yüksek teknolojiler oluşturdu. Ayrıca nispeten daha liberal politikaların uygulandığı Japonya ve diğer bazı Güneydoğu Asya ülkeleri bunalımı rahatlıkla atlattılar. Japon modeli ürün elastikiyetine dayanıyordu ve ileri teknoloji kullanımına elverişliydi. Bununla birlikte Amerikalı iktisatçıFreidman’nın yeni liberal – monetarist görüşleri hükümetler için ilgi çekici alternatifler oluşturuyordu.
Artık ekonominin organizasyonu neo – liberal politikaların getirdiği ilkeler uyarınca yapılıyordu. Ulusal ekonomileri koruyan gümrük duvarları kaldırılmış, istihdam üzerindeki sosyal amaçlı korumalar zayıflatılmıştı. 1980’lerde anılan politikaları uygulan hükümetler dünya çapında iktidara gelmeye başladılar ( ABD’de Reagan, İngiltere’de Theatcher, Almanya’da Kohl, Türkiye’de Özal hükümetleri örnek olarak gösterilebilir). Ayrıca 1980’lerin sonunda liberal batı toplumlarının karşısındaki en önemli alternatif olan sosyalist modelde çözülünce “küreselleşmenin” kavram olarak da “küreselleşmesi” önünde hiçbir engel kalmadı.
II. KÜRESELLEŞMENİN ETKİLERİ VE GETİRDİĞİ SORUNLAR:
A) Küreselleşmenin Ekonomik Etkileri ve Yeni Ekonomik Sorunlar:
Küreselleşmenin etkilerini, bu bağlamda sorunlarını da, kategorilere ayırmak son derece güçtür (ve belki yanıltıcı olabilir). Bunu kabul ederek belki de bu kategorik bakışın etkilerin ve sorunların anlaşılmasına aynı zamanda bağlantılarının kurulmasına yardımı olabilir. Küreselleşmenin ekonomiye yaptığı en önemli etki, şüphesiz sermaye hareketlerine getirdiği müthiş akışkanlıktır. Küreselleşme sayesinde dünya finans piyasaları birbirine tarihte ilk kez entegre olmuştur. Burada finans piyasalarının günlük hacminin 1.5 trilyon dolardan fazla olduğunu hatırlatılması faydalıdır. Sermayenin bu inanılmaz hızla el değiştirmesi sonucu reel ekonominin payı da giderek azalmaktadır. Bu durum üretime ayrılan payların azalmasına neden olmaktadır.
Bunun yanında küresel ekonominin en karakteristik özelliği uluslar arası şirketlere dayanmasıdır. “1970’li yıllarda çokuluslu şirketlerin sayısı birkaç yüzü geçmezken bugün sayıları 40.000’i aşmaktadır. Ayrıca dünyadaki belli başlı 200 şirketin global cirosu, bütün dünyadaki ekonomik faaliyetlerin ¼ ‘ünden fazladır. ( Rambert,s:27)”. Bu duruma başka bir çarpıcı örnek ise “General Motors’un cirosu Danimarka’nın GSMH’dan, Toyota’nınki de Norveç’in GSMH’dan fazla olmasıdır (Rambert,s:25)”.
Uluslararası şirketler, küreselleşmenin en önemli ekonomik etkilerinin belirleyicisi olarak görülmektedir. Uluslar arası şirketler, “küreselleşmenin getirdiği mal ve hizmet üretiminin artmasının (İyibozkurt,s:37)” en önemli aracıdır. Bu şirketler artık hem ekonominin hem de üretimin yapılanmasında belirleyici hale gelmiştir. Uluslar arası şirketler, üretim faaliyetlerini tüm dünyaya yayarak aynı zamanda işgücü piyasalarını, hammadde piyasalarını ve pazarların hacmini geliştirmektedirler. Ancak bu şirketler izledikleri üretim politikalarıyla ülkelerin toplam gelirlerini ve bu gelirlerin dağılımını da önemli ölçüde etkilemektedir.
Uluslar arası şirketlerin bu denli önemli hale gelmesi, çeşitli tepkisel akımların oluşmasında da etkili olmuştur. Özellikle bu yapıların sosyal hakların yeterince gelişmediği ülkelere yönelmesi bu tepkileri arttırmaktadır. “ Uluslar arası şirketler ekonomik avantajların gösterdiği yere yerleşecektir. Maliyetleri yerel hükümetlere yıkacaklar, rahatsız edilirlerde gitme tehdidini ortaya atacaklar ve hem ücretleri hem de sosyal maliyetleri aşağıya çekmeye çalışacaklardır. (Hırst, Thompson,s:15)”. Aynı zamanda bu şirketlerin ülkeler arasındaki gelir eşitsizliğinin en önemli nedeni olduğu öne sürülmektedir. “özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu şirketlerin sermaye sahiplerinin az olduğuna (Zurawicki,s:66)” dikkat çekilerek, bu gibi bir yapının küreselleşmeye “emperyalizmin yeni yüzü” niteliğini kazandırdığı savunulmaktadır.
Küresel ekonominin başka bir önemli etkisi finans piyasaları üzerinde kuvvetle görülmektedir. Ancak bu yapının da bir çok problemi beraberinde getirdiği açıktır. Finansal hareketlerin çok hızlı gelişmesi yıkıcı etkilere nenden olmaktadır. Bu güçler hemen hiçbir sorumluluğu olmaksızın tüm dünyada rahatça hareket edebilmelerine karşın, eğer girdikleri piyasada umdukları kâr hadlerine ulaşmazlarsa hemen başka bir ülkenin piyasasına girebilmektedirler.
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte hızını arttıran uluslar arası finans piyasaları, en küçük olumsuzluklara bile aşırı refleks vermektedirler. Böyle bir ortamda yaşanan ekonomik krizlerin etkileri ve alanı çok geniş çaplı olmaktadır. Asya krizi buna en iyi örnektir. “Kendi bölgesinde bile çok önemli bir olmayan Tayland’ın parasını devalüe etmeye zorlanmasıyla başlayan krizin nelere yol açabileceğini hiç kimse tahmin edememişti. Ancak Tayland’da başlayan kur depreminin yayılış hızı ve etki alanı gerçekten şaşırtıcıydı. Temmuzdan eylüle kadar geçen sürede Malezya, Singapur, Endonezya ve G. Kore’de keskin devalüasyonlar bir birini izliyor, hemen tüm Asya ülkelerinde ve binlerce kilometre uzaklıktaki Brezilya’da hisse senedi borsalarında büyük çaplı düşüşler yaşanıyordu (Uluagay, s:21)”
Bu türden bir yapının kontrol edilmesi bir hayli güçtür. Gelişmiş ülkelerin hükümetlerinin aldığı önlemler yetersiz kalırken, gelişmekte olan ülkeler hem pastadan aldıkları payı arttırmak için teşvikler ve vergi indirimleri sonucu ortaya çıkan sorunları aşmakla uğraşırken, hem de böylesine ürkütücü bir yapıdan korunmak için gerekli mekanizmaları oluşturamamaktadırlar.
Takip edilemeyecek kadar hızlı ve geniş finansal piyasalar ve uluslararası şirketlerin ana palanını oluşturduğu ekonomide, firmaların hedefleri ve örgütlenme biçimleri de farklılaşmaktadır. Küreselleşme, ulusal piyasaları yıkarken, pazardan pay alma yarışını da arttırmıştır. Artan serbest rekabet karşısında şirketler faaliyetlerini uluslararasılaştırırken aynı zamanda farklı kültürlere ve coğrafyalara ürün pazarlayabilecek esnek yapıyı oluşturmalarını da şart kılmaktadır.
Bu şartlar göz önüne alındığında, firmalar hem işgücü hem de hammadde olarak daha esnek yapıya sahip olma gereği ortaya çıkar. Ayrıca teknolojinin getirdiği değişiklikler sonucunda benzer olarak değişen ve gelişen pazarların nabzını kavrayacak yönetsel tutumlar önem kazanmaktadır.
A) Küreselleşmenin Sosyal Etkileri ve Sosyal Sorunlar:
Küreselleşmenin getirdiği sosyal etkileri ekonomik etkilerden ayırmak çok kolay değildir. Sosyal sorunlarla ekonomik sorunları en fazla yaklaştıran alan gelir dağılımıdır. Özellikle küreselleşmenin yeni bir dalga olarak ortaya çıktığı 1980’lerin başından itibaren hem ülkeler arasında hem de ülkelerin kendi içinde gelir dağılımı oranları giderek kötüleşmektedir. Bu konuda rakamlar çok çarpıcı gelişmeleri ifade etmektedir:

• “Dünyanın en zengin ülkesiyle en fakir ülkesinin ortalama geliri arasındaki oran 19.yüzyılın sonlarında 9’a 1 iken, günümüzde bu oran 60’a 1’dir ( Birdsdall,s:27)
• “Dünya nüfusunun en yoksul 1/5’nin payı 1989 ile 1998 yılları arasında %2.3’ten %1.4’e düşmüştür. En zengin 1/5’in oranı ise yükselmiştir (Giddens, s:27)
• BM’in 1998 yılı insani kalkınma raporuna göre zenginlerin küresel gelirden aldıkları pay %75’ten %85’e yükselmiştir. Ayrıca Güneydoğu Asya nüfusunun %59’u günde 1 Dolardan az kazanmaktadır. Benzer olarak en zengin 225 kişinin mal varlığı Afrika kıtasının GSMH’a eşittir. (Kaplanseren,s:3)
“Yapılan bir çok araştırma küreselleşme sürecinde ülkelerin yurtiçindeki gelir dağılımı adaletsizliklerini de arttırdığı görülmektedir. (İyibozkurt,s:291)”. Bu durum dünyanın en yüksek refah sahip ülkesi sayılan ABD için de geçerlidir. Örneğin “Amerikan halkının kişi başına düşen GSMH 1973 ve 1994 yıllarında reel olarak artmasına rağmen işçi kesiminin ¾’ünün ortalama ücreti %19 oranında gerilemiştir. Piramidin en altında yer alan nüfus 20 yıl öncesine göre %25 daha az ücret almaktadır (Bozkurt,2000,s:99)”. Ayrıca “halen her 8 Amerikalından 1’i fakirlik sınırında yaşamaktadır (Mc Ginn, Mc Cormick,s:21)”.
Küreselleşme, gelir dağılımı bozukluğuna paralel olarak sosyal refah devleti anlayışının yıkılmasıyla birlikte işsizlik oranları artmıştır. Özellikle küresel rekabete vurgu yapan hükümetler, işgücü üzerindeki sosyal amaçlı koruma mekanizmalarını kaldırma eğilimindedirler. Özelikle Avrupa ülkelerinde bu yapı daha etkin bir şekilde görülmektedir. “Avrupalı işçilerin durgunluk dönemindeki işsizlikten korunmak için çaba sarf etmeleri sonucu, işçi çıkarmak uzun ve zor bir süreç haline geldi. İşten çıkarmanın yüksek maliyetini az sayıda firma karşılayabilir oldu. Avrupa ekonomisinde kimsenin yeni işçi almayı ve işçilerini işten çıkarmayı göze alamadığı bir döngü oluştu. Bu yeni koşullar altında Avrupalı firmalar genişlemek için işe almanın ve işten çıkartmanın maliyetinin o kadar yüksek olmadığı yerlere taşındılar (Thurow,s:107)”. Küreselleşmenin tanımı gereği mobilitesi yüksek olan sermayenin hareketliliğini daha da arttırmasına karşılık, mobilitesi düşük emek faktörünü aynı ölçüde rahatlatamamakta ve üzerindeki korumaları kaldırarak emek ve sermaye arasındaki farklılaşmayı arttırmaktadır.
Ayrıca emek üzerindeki korumalar kaldırılırken sınai işgücünün yoğun olduğu endüstri toplumlarında yarı vasıflı – vasıfsız ile vasıflı işgücü ayrımına neden olmaktadır. Bu durum sanayi toplumunun ana aktörlerinden sendikaların gücünü törpülemektedir. Sendikalar küreselleşme sürecinde “son 20 yılda OECD ülkelerinde üye sayılarını %36’dan %27’e düşürmüştür (Tokol,s:141)”. Böylesine bir ortamda vasıfsız işçiler toplu pazarlık dolayısıyla yüksek ücret şansını hatta istihdam olanaklarını kaybederlerken, vasıflı işgücü bireysel pazarlık esnekliğinde işgücü piyasalarını esnekleştirmektedir.
Özellikle hizmetler sektöründe istihdam edilen vasıflı işgücüne yapılacak dönüşüm için gerekli eğitsel faaliyetlerin ve bunların maliyetlerinin nasıl karşılanacağı önemli bir problem olarak durmaktadır. Öyle ki, bu ortamda sadece vasıfsız işçiler değil “teknolojik yeniliklerin çok kısa sürede neredeyse demode olacak şekilde hızlı bir gelişme sürecinde oluşu yüksek vasıflı elemanların sürekli kendilerini yenilemelerini de gerekli kılmaktadır (Kurtulmuş,s:149)”.
Bu gelişmeler küreselleşmeye duyulan tepkileri arttırmaktadır. Tüm toplumsal değişimlerde olduğu gibi küreselleşmeye de en şiddetli tepkiler “kaybedenlerden” gelmektedir. “ilk tepki gösterenler zengin sanayileşmiş ülkelerdeki işçiler ve kimi işverenler olmuştur. Bu gruplar, işsizliğin tırmanışını, bazı sektörlerin ve firmaların rekabet gücünü kaybetmesine bağlamakta ve özellikle Asya ülkelerinin yükselen rekabet gücüne diş bilemektedirler (Uluagay,s:91)”.
Özellikle son birkaç yıldır bu tepkiler daha organize bir biçimde dile getirilmeye başlanmıştır. 1999’da Seattle’da, 2000’de Melbourne’da ve Prag’da meydana gelen, zaman zaman şiddet yüklü, bu gösteriler buna en iyi örnektir. Bu gruplar kendilerine “İşçi Kitle Protestosu (The Economist,s:85)” adını verseler bile işçi örgütlenmeleriyle birlikte radikal sol ve gruplar bu oluşuma destek vermektedirler. Ayrıca bu gruplar daha fazla organize olarak küresel anlamda politikalar üretmeye başlamışlardır. Özellikle “İnsan hakları ve ekolojik duyarlılıklara sahip bir manifesto (The Economist,s:86)” hazırlığı içindedirler. Bu düzlemden bakıldığında bu tip oluşumlara “nostalji” havasında yaklaşmanın hatalı bir tutum olacağı açıktır.
Eğer küreselleşmenin arkasındaki kamuoyu desteği sağlanamazsa getirdiği ağır sosyal problemlerin çözülmesi çok mümkün görülmemektedir. Bu anlamda problemlerin çözülmesi için sivil inisiyatiflere yol verilmesi gerekmektedir. Eylül ayında Prag’da yapılan IMF- Dünya Bankası ortak toplantılarında Dünya Bankası Başkanı Wolfenshon “dışarıda gösteri yapmaya çalışanlar doğru sorular soruyorlar. Bu soruları dinleyip çözüm bulmak bize düşüyor (Kumcu)” diyerek bu türden bir duyarlılığı yansıtmaktadır.
C) Küreselleşmenin Kültürel Etkileri:
Küreselleşmeye her ne kadar bazı görüşler sadece ekonomik boyutu olan bir olgu olarak yaklaşsalar da, kültürel olarak da önemli bir dönüşümü ifade etmektedir. Özellikle yeni teknolojilerin kullanımıyla yeni kültürel kodlar tüm dünyaya rahatlıkla yayılmaktadır. Bu türden bir yapının getireceği, dünya çapında kendine özgü bir düzene sahiptir. “Gündelik tecrübe ve pratikleri dönüştüren yeni kültürel üretim ve yeniden üretim tekniklerinin ortaya çıkışının vurgulanması (Feathersone,1996,s:94) olarak tanımlanabilecek küresel kültürel dönüşüm, küreselleşmenin boyutlarının anlaşılmasında önemli bir sacayağını oluşturmaktadır.
“Global bir kültürün varlığını savunanlar yerel olanın küreselleşmesiyle ve özgün yerel kültürel ürünlerin kozmopolitleşmesiyle artık bir global kültürün oluştuğunu ortaya atmaktadırlar (Keyman,s:41)”. Ancak bu global kültürün niteliği üzerinde farklı yorumlar yapılmaktadır. Bazı görüşler, bu türden bir kültürel yapının dünyanın farklı alanlarındaki çeşitliliği ortadan kaldırarak hem de iletişim kanallarını kullanarak “kültürel farklılık üzerinde bir hegemonya yarattığını(Wheller,s:359)” hem de bu durumun farklı kültürlerde farklı gerilimler yarattığını öne sürmektedirler. Ancak karşıt görüştekiler bu yapının alt kültürler üzerindeki baskıyı kaldırdığını ve “başkalarının sesinin tüm dünya yüzeyine yayılmasını sağladığına dikkat çekmektedirler (Wheller, s:359)”. Ancak herhalde global kültüre yapılan en radikal eleştiri küreselleşmenin kültürel motifleri kullanarak, kendi emperyalizmini yarattığı ve bu durumun sömürgecilikle aynı olduğudur.
Benzer eleştiriler ve taraf oluşlar aslında tekrar tekrar gözden geçirilmek durumundadır. Zaten kültürel fonksiyonlar üzerine odaklanan sosyal bilimlerin metot ve içerik olarak önemli değişmeler yaşadığı bu dönemde bu türden çözümlemeler konunun algılanmasını zorlaştırır. Bu yorumlar yapılırken genellikle sosyolojinin endüstri toplumunu açıklamaya yönelik kuram ve kavramları kullanılmaktadır. Ancak bu yapının 21. Yüzyıl küresel toplumunda geçerliliği tartışma konusu yapılmaktadır. Anthony Smith’e göre bu anlayış “hizmet toplumunun birbirine bağlı yapılarının kavranması önünde bir engel teşkil etmektedir (A. D. Smith,s:175)”.
Bir başka yönden bakıldığında küresel kültürün oluşumunun yok sayılması da anlamlı bir tepkiyi ifade etmez. Elbette, bu yapının getirdiği bazı olumsuzluklar olmasına rağmen önemli olan pozitif yönünün arttırılması için uğraş vermektir. Bu anlamıyla global kültür emperyalizmden farklıdır. “Çünkü emperyalizm etnik ya da ulusal bir ideolojiye sahipken bugünkü durum ideolojik ve ulusal karakteri aşmakta ve teknolojik altyapıyı da kullanarak kozmopolit bir yapıya bürünmektedir (A.D. Smith,s:176)”. Böylesine bir değişimin Helen, Roma ya da 18. Yüzyıldaki emperyalist yapıyla aynı başlık altında toplamak çok faydalı sonuçlar vermez. “Anılan dönemde kültürel yapılar küresel değil, hakim medeniyetin kendi sembol ve mitlerinin yayılmasından ibaretti. Ancak günümüzde yaşanan durumda kültür, zaman ve mekana bağlı değildir, ayrıca sembollerin karıştığı görülmektedir (A.D. Smith,s:177)”.
Böyle karmaşık yapıya sahip küresel kültür farklı kaynaklardan beslenmektedir. Aslında tek bir küresel kültürün oluşmasının değil, değişik kültürlerin bir araya gelmesi ve oluşan kompleks yapının etki alanının genişlemesi söz konusudur.
Küresel kültürün oluşum sürecinde olması bir birinden çok farklı görüşlerin ve öngörülerin bir arada bulunması sonucunu doğurur. Fakat buna rağmen küresel kültür üzerinde ortak noktalardan hareketle “global kültür, bolluk yaratan ürün yelpazesi, etnik yapılı yerel motifler ve bunların oluşturduğu genel insani değer ve ilgilerin bir arada bulunduğu, bütün bunların gelişen iletişim sistemleri ile bağlantılı olduğu yeni bir düzeni anlatmaktadır (A. D. Smith,s:127)”

III. KÜRESELLEŞMENİN TÜRKİYE EKONOMİSİNE ETKİLERİ
Dünyada bir globalleşmeden söz ederken Türkiye’nin konumu ve geleceği nasıl olur veya nasıl olacak diye bir soru sormamız gerekir. Globalleşen dünyada bir çok kutuplaşmalar ve çeşitli bloklar oluşmaktadır. Türkiye bu gibi yapılara entegre mi olmalı yoksa , otarşik bir yapıda mı bulunmalıdır? Bütün bu sorulara cevap vermek için ülkelerin politikalarına bakmamız gerekir. Örneğin ABD’nin politikası menfaat politikasıdır, eğer bir şeyden çıkar sağlıyorsa ya da faydalı görünüyorsa ABD, o ise girer. ABD için ülkesinin menfaatleri en yüksek seviyededir. Yeri geldiğinde en azılı düşmanıyla bile dost olabilir. Küreselleşme bir taraftan gelişmiş ülkeleri daha zengin yaparken diğer taraftan da fakir ülkeler daha fakir olmaktadır.Dünyanın giderek küresel bir yoksullaşmasından söz edilmektedir. Belli kurum ve devletler dünya ekonomisinin yarıya yakın payını alırken,diğer devletler daha azını almak zorunda kalıyor. Bu da küreselleşmenin devamında sekteye yol açmaktadır. Giderek küreselleşmeye karşı protestolar ve mitingler yapılmakta, yeni sosyal ve siyasal yapı biçimleri ortaya çıkmaktadır. Artık, küreselleşme taraftarları ve karşıtları diye belli gruplar var.
Küreselleşme içinde Türkiye’ye baktığımızda etkin bir siyaset ve politikadan söz edemeyiz. Her ne kadar dünya küreselleşse de , her ne kadar ülkeler bir birine yakınlaşsa da, Türkiye etkin ve tavizsiz bir politika gütmedikten sonra ve daha da önemlisi iyi bir ekonomiye sahip olmadıktan sonra globalleşen dünyada herhangi bir söz hakkının bulunmayacağı çoğu tarafından bilinmektedir. Politikacılar da bunun bilincinde ve bundan dolayı AB’ye girmek için yoğun bir çapa harcamaktadırlar.Ayrıca küreselleşmenin getirdiği bir çok sorun da belirmektedir.
Kürerelleşme ve ekolojik tehlike giderek önem kazanmakta, ulusal olan değersizleşmededir. İşte bu noktada bir ülke vatandaşından veya ulustan söz etmek de olanaksızlaşıyor. Artık, ülkeler politikalarını gözden geçirmekte ve baskıcı zihniyete sahip yönetimler yerini gederek demokratik yönetimlere bırakmaktadır. Bunda da etkin olan olgu ise kürerelleşmedir. Ülkeler içinde bir çok etnik unsurları barındırmaktadır ve bu topluluklar özerkliklerini isteme hakkına sahip olmaya başladılar küreselleşmeyle. Nitekim çoğu ülke politikaları da bu yönde bir politika gütmek zorunda kalmıştır. Bu çok kültürlülük siyasi doğruculuk ile ülke politikalarında güvence altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu ABD’de totaliteryen bir yapıya dönüşürken, bizde ise başı boşluk söz konusudur.
Küreselleşme postmodernizmin bir söylemi gibidir. Postmodernizmin söylemlerinde insana değer verilmekte, çoğulculuk önemsenmekte ve insanın topluma yabancılaşması hoş görülmemektedir ama, her zaman söylemler pratikte uygulanamamaktadır. Bildiğimiz gibi küreselleşme yeni bir kapitalizm oluşturmaktadır. Bu da yeni liberallerin politikalarından türemektedir. Fukuyama, dünyanın artık liberal ekonomi ve politikalara bağlı olacağını ve giderek liberal politikaların ülke politikalarını belirleyeceğinden söz etmektedir. Tabi ki bu da yeni bir kapitalizm oluşturacaktır.
Bütün bu söylem ve beliren yapılara bakarsak, Türkiye için bir gelecek profili çizebilmek mümkün gözükmektedir. Türkiye’nin şu anki politikasına baktığımızda ABD yanlısı bir yanı var, bu da bize ileride Türkiye’nin de bu yeni liberal politikalara uyum sağlayacağı ve ülke içindeki sosyo-politik yapısını bu şekilde ayarlayacağı izlenimini bize vermektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki, eğer Türkiye akıllı bir politika öne sürmezse yeni sosyo-ekonomik krizlere ulaşabilir. İlk önce Türkiye’nin yapması gereken; IMF’nin elinden kurtulması ve kendi sanayisini kurmasıdır. Yabancı sermayeden çok ülke vatandaşına güvenmeli, bir şey ortaya sunulurken vatandaşın fikri alınmalı ve daha doğrusu ülke içindeki çeşitli etnik kimliklere olanaklar sunulmalı,dışlanmamalı ve onlara demokrasinin gereği olan her türlü etkinliğe katılma imkanı sunulmalı. Bu ülke içinde yaşayan bütün vatandaşlara sunulması gereken haktır ayrıca. Örneğin; insanlar istediği sendika ya da sivil toplum kuruluşlarına üye olabilmelidir. Ama Türkiye’de bu, pek de mümkün değil, çünkü daha demokrasi kültürü, diyalojik demokrasi ve sivil itiraz gibi kavramlar gelişmemiştir. Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’deki millet vekillerini çoğu bu kavramları dahi bilmemektedir. Bu gibi kavramları bilmeyenlerden nasıl böyle bir istekte bulunabiliriz ki? O zaman yapılması gereken politika yapanların bilgilenmesi ve değiştirilmesi gerekir. Bunu da yapacak olan halktır, halk da kendini yetiştirmeli ve sorumlu bir vatandaş olmalı, dahası hak ve özgürlüklerinin bilincinde olmalıdır.
Özellikle son dönemde finans piyasalarında yaşanan ve etkileri global düzeyde görülen krizlerin engellenmesine yönelik olarak ciddi arayışlar söz konusu.Küresel düzeyde kuralların ve kurumların oluşturulmasında ciddi bir belirsizlik var. Bu konuda ulus devletler tek başlarına yetersiz kalmaktadır.Nitekim çokuluslu sermaye ulusal engellerle karşılaştığında kendisine çok daha cazip imkanlar sunan başka bir ülkeye çok hızlı bir şekilde gidebiliyor.
Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar da Uluslar arası krizlere çözüm bulmada ve kuralları oluşturmada çok yetersiz kalmaktadır.Küresel bir yönetimin kurulması ve ülkelerin küresel düzeyde belli konularda işbirliği yapması küresel kuralların oluşturulmasında ve krizlerin çözümlenmesinde getirilen bir öneri ama, yakın bir dönemde küresel yönetimin etkin bir şekilde kurulması mümkün görünmemektedir. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı ve eşitsizliğin giderek artması ülkeler arasında küreselleşmeye tepkileri arttırmaktadır.
Enformasyon teknolojilerini kullananların küreselleşme sürecinde avantaj kazanması ve bu teknolojilere ve alt yapıya sahip ülkelerin gelişmiş ülkeler olması aradaki gelişmişlik farkını açmaktadır. Küreselleşme sürecinde gelişmiş ülkelerde de az gelişmiş ülkelerde de bu sürece tepkiler yükselmekte ve içe kapanmaya yönelik sesler gelmektedir. Milliyetçi partilerin ve ırkçı hareketlerin yükselişine bu süreçte tanık olunmaktadır. Gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yönelik olarak dolaylı ve doğrudan yardımların artması küresel huzursuzlukları azaltmada izlenebilecek bir yoldur. Ve bunun örnekleri de son dönemde sıkça görülmektedir. Buna rağmen özellikle bu süreçte hem sermaye hem de teknoloji ve insan gücü açısından çok geride bulunan bir çok Afrika ve üçüncü dünya ülkesinin durumu karamsar gözükmektedir.
Sürekli öğrenme, ülke , kurum ve kuruluşlar açısından rekabette avantajın temel anahtarı olacaktır. Sendikalar geçmişten farklı olarak yeni işlevler yüklenmek zorunda kalacaklardır. Bilgi işçileri ve yeni ekonominin yükselişi sendikaların güç kaybının devam etmesine neden olacaktır. Sendikaların varlığını devam ettirebilmeleri amacıyla uluslar üstü sermaye gibi sendikalarında küresel gelişmeleri takip etme ve küresel düzeyde işbirliğine gitmeleri gerekmektedir.
SONUÇ:
Küreselleşme her şeyden önce bir olgudur ve buna karşı olmak ya da taraf olmak çok anlamlı tavırları ifade etmez. Eğer tarihin teleolojik olarak ileri giden bir düzlem olduğu düşünülürse, küreselleşme hiç şüphesiz ileri doğru atılmış bir adımdır. Elbette küreselleşmenin getireceği problemler de söz konusu olacaktır. Ancak problemler olgunun tamamen karşısında olmak refleksini geliştirirse bu tavır gerçekçi bir zemine oturmaktan uzaktır. Küreselleşme, toplumsal ve kültürel pek çok sürecin değişmesi anlamına gelecektir. Bu değişim süreci bilinene ideolojik yaklaşımları geçersiz kılmaktadır. Dolayısıyla bu ideolojik çerçevelerden yaklaşılması, sağlıklı ve kabul edilebilir çıkarımlar ortaya çıkarması beklenemez.
Önemli olan tavır, küreselleşmenin bir fiili durum olduğunu kabul etmektir. Taraf olmak ya da karşı çıkmak yerine “durum belirlemeyi” önemli hale getiren bu süreçte, yeni durumun getirilerinin arttırılması ve olumsuzluklarının asgariye indirilmesi için çaba sarf edilmesi gerçekçi ve yapıcı bir tavır olacaktır. Yine küreselleşmenin ortaya çıkardığı durumun olumsuzluklarını öne çıkarmak ve karamsar tablolar çizmek nihilist bir tavrı beraberinde getirmekten öte her hangi bir işleyişe sahip olmayacaktır. İnsanlar yaşamlarına anlamlı bir şekilde sürdürebilmeleri için gelecek hakkında umut beslemek zorundadırlar. Belki de küreselleşme bu açıdan insanlık için iyi bir tecrübe olabilir.

KAYNAKÇA
1. http://www.isguc.org
2. http://askaptan.4mg.com/globallesme%20turkiye.htm
3. www.odevsitesi.com

Leave a Reply

borsa yorumlar  magazin  spor  sosyete  futbol  haberler