EKONOMİK BÜYÜME ve VERİMLİLİK

Aralık 30, 2009 - Yazar: editor2  
Kategori: ARŞİV

2.1. EKONOMİK BÜYÜME

Ekonomik büyüme özellikle gelişmekte olan ülkelerde büyük önem taşımaktadır. Nüfusun sürekli artması ve buna paralel olarak artan insan ihtiyaçları mevcut düzeydeki üretimin daha fazla arttırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Ekonomik büyümeyi, fiziki üretimin nicelik olarak bir yıldan sonraki yıla sürekli artış göstermesi olarak tanımlayabiliriz. Başka bir ifadeye göre iktisadi büyüme milli gelirin ana unsurlarının uzun dönemde gelişmesini ortaya koyan prensipleri araştırır. Gelişmekte olan ülkelerde gelir seviyesinin düşük olması, tasarrufların ve dolayısıyla yatırımlarında, küçük çapta olmasına sebep olmaktadır. Ekonomideki arz cephesini oluşturan bu gelişme yanında talepte ise sürekli bir artış meydana gelmektedir. Arz ve talep arasındaki bu dengesizlik ekonomik kalkınmayı engelleyen en önemli faktörü oluşturmaktadır. Arzın yetersizliği talebin ise sürekli artmasına rağmen gelir azlığı nedeniyle harcamalar açısından arz miktarını önemli ölçüde etkilememesi, kalkınma çabası içerisinde olan ülkelerin sahip oldukları kaynakları rasyonel bir şekilde kullanmalarını gerekli kılmaktadır. Başka bir ifade ile, mevcut ekonomik kaynakların etkinliğini arttırmak iktisadi kalkınma amacına ulaşmakta temel faktör olmaktadır. Bu nedenle söz konusu ülkeler;

Kaynakları tam kullanmak
Kaynakların miktarını arttırmak
Kaynakların etkinliğini arttırmak konularında büyük gayret göstermektedir.

Diğer taraftan, iktisadi kalkınma için gerekli olan yatırımların yapılmasında ortaya çıkabilecek enflasyonist eğilimlerin azaltılması ve istikrarın sağlanabilmesi, üretim sürecine sokulan faktörlerin etkin bir şekilde kullanılmasına bağlıdır. Buna da etkinlik, toplam çıktıların bu çıktıları elde etmek için kullanılan girdilere oranı ve bu orandaki sürekli artışlar olarak ele alınmaktadır. Genel düzeyde dikkate alındığında çıktı olarak kabul edilen milli gelirdeki artışlarda bir yıldan diğerine sürekli olarak olumlu gelişme görülmesi ekonomik faaliyetlerde etkinliğin sağlandığını gösterir. Gelişmekte olan ülkelerde kaynak kullanımındaki etkinliğin ekonomik büyümeyi sağlayacak biçimde gelişme göstermesi kolay olmamaktadır. Çünkü bu ülkelerin ekonomileri genellikle tarım ekonomisi karakteri göstermektedir.
Gelişmekte olan ülkelerde ekonomide ana sektörlerden biri olan tarımda üretimi sınırlandıran yapısal bozukluklar, kaynak kullanımındaki etkinlik derecesinin de düşük olmasını beraberinde getirmektedir. Yahut fiyat düzeyi yüksek ise verimlilik oranı kadar düşürmek gerekmektedir.
Dikkat edilirse ekonomik kaynakların etkin kullanma oranının arttırılması ekonomik büyümenin en önemli yönünü oluşturmaktadır. Arz ve talep açısından ekonomide dengenin sağlanabilmesi, ekonomik büyümenin olumlu yönde ve sürekli olarak arttırılmasını zorunlu kılmaktadır. Ekonomik büyüme ise kaynakların etkin olarak kullanılmasıyla, başka bir ifade ile verimliliğin arttırılması ile mümkün olabilmektedir.

2.2. VERİMLİLİK KAVRAMI

Ekonomik büyümenin en önemli sorunlarından biri de kaynak kullanımındaki etkinliktir. Kaynakların tam kullanılması ve miktarların artırılmasının ekonomik olarak istenilen düzeyde sonuç verebilmesi ancak etkinliğin arttırılması ile mümkün olabilmektedir. Diğer bir ifade ile, kaynak kullanımında verimliliğin artırılması ekonomik kalkınma için vazgeçilmez bir unsur olmaktadır. Özellikle, sınırlı kaynaklar ve geri teknoloji kullanmaları bakımından gelişmekte olan ülkeleri dikkate aldığımızda, verimlilik ve verimliliğin arttırılması konularında söz konusu ülkelerin iktisadi kalkınma amaçlarına önemli ölçüde katkı sağlamak verimliliğin önemini daha belirgin bir şekilde ortaya koymaktadır.
Verimlilik, en dar anlamıyla üretim faktörleri ile üretim arasındaki ilişkiyi belirleyen bir ölçüt olarak tanımlanabilir. Bu ilişki genellikle kantitatip olduğundan ölçülebilir. Geniş anlamında ise verimlilik, çıktıların ve bu çıktıları elde etmek için kullanılan faktör girişlerinin toplamına oranı olarak tanımlanabilir. Teknolojik ilerlemenin fiziksel çıktı ile fiziksel girdi arasındaki orantıya etkisini gösterir. Diğer bir ifade ile teknik etkenlikteki artışı ölçer. Teknik etkinlikteki artış ise çıktı miktarındaki meydana gelen değişmelerle ortaya çıkar. Yapılan tüm tarımlarda da görüleceği gibi oldukça karmaşık ve belirlenmesi de zor olan bir kavramdır. Bu bakımdan, verimliliğin belirlenmesinde araştırmacılar daha çok kısmi verimlilik ölçümleri üzerinde durmaktadır. Kısmi verimlilik, belirli bir çıktı miktarının bir veya daha fazla üretim faktörünün miktarına oranı olarak belirlenir. Bu durumda her faktör için verimlilik oranının belirlenmesi mümkün olabileceği gibi, bu faktörlerin ilişkilendirilmesine bağlı olarak emek, sermaye, toprak, ham madde gibi faktörlerin de verimliliklerinden bahsetmek mümkündür.
Verimlilik nispi bir kavramdır. Verimlilik iktisadi birimler arasında önemli bir yere sahiptir. Verimlilik ölçütünü belirleyen kaynak kullanımındaki etkinlikte ortaya çıkmaktadır. İktisadi kalkınma çabası içerisinde olan gelişmekte olan ülkelerde verimlik düzeyinin genellikle düşük olması ekonominin genel yapısından ve kaynakların kullanılmasında etkinliğin sağlanmasından ileri gelmektedir. Bundan dolayıdır ki, verimliliğe kullanılan kaynakların kullanımındaki etkinlik derecesi de denmektedir.
Verimlilikte kullanılan girdi ve çıktıların ölçümlerinin farklı şekillerde yapılabilmesi, verimlilik oranının anlamını veya yorumunu değiştirebilmektedir.

2.3. VERİMLİLİK ÇEŞİTLERİ

Girdi ve çıktı arasındaki oranın belirlenmesinde farklı metotlar kullanılmaktadır. Başka bir ifade ile verimliliğin belirlenmesindeki kriterler değişik şekillerde belirlenebilmektedir. Buna göre; fiziki ve parasal verimlilik, ortalama ve marjinal verimlilik, mikro ve makro verimlilik, kısmi ve toplam verimlilik olmak üzere verimlilik değişik yöntemlerle hesaplanmaya çalışılmaktadır.
Fiziki ve parasal verimlilik, verimlilik oranının pay ve paydasında homojenlik derecesine göre fiziki veya parasal değerlerle ifade edilmesidir. Pay ve payda da fiziki değerlerle ifade edilmiş ise, parasal verimlilik olarak ifade edilmektedir. Belirli bir dönemde elde edilen toplam çıktıların aynı dönemdeki girdilerin oranına toplam verimlilik adı verilir. Yine belirli dönemde çıktıda meydana gelen artışın, aynı dönem girdilerindeki artışa oranı da marjinal verimlilik olarak ifade edilmektedir. İşletme düzeyinde hesaplanan verimlilik mikro, ekonominin genelinde hesaplanan verimlilik ise makro verimlilik olarak adlandırılır. En çok üzerinde durulan ise kısmi verimliliktir.

2.3.1. KISMİ VERİMLİLİK

Üretim faaliyeti sonunda elde edilen çıktının bu üretimde kullanılan girdilerden herhangi birine oranlanmasıyla kısmi verimlilik hesaplanmaktadır. Verimlilik analizine konu olan girdilerin emek, arazi, sermaye verimliliği ve arazi verimliliği olarak adlandırılmaktadır. Toplam çıktı miktarı net veya brüt olarak anılır ve herhangi bir üretim faktörü ile ilişkilendirildikten sonra elde edilen kısmi verimlilik oranı net veya brüt olarak bir anlam ifade eder.
Kısmi verimlilik, zaman içerisinde çıktı ünitesi başına belirli girdilerde meydana gelen tasarrufları ölçer. Buna göre zamanla çıktı miktarı başına belirli girdiler kullanılmak suretiyle elde edilen tasarruflar ölçülebilmektedir. Ancak kısmi verimlilik hesaplarında faktör paylarından sağlanan ölçülmekle beraber, belirli bir üretim faaliyeti sonucu ortaya çıkan verimliliğin ölçüsü değildir. Çünkü kısmi verimlilik katsayıları faktör ikamelerinden ve genel verimlilik oranının kısmi verimlilik ölçüsü olarak kabul edilebilmesi için söz konusu girdinin toplam girdi miktarındaki payın büyük olmaması gerekmektedir. Örneğin, bir üretim faaliyetinde emek verimliliğinin ölçülebilmesi, emek girdisinin diğer girdilere göre nispi oranının daha büyük olması, diğer girdilerin ise sabit kalmasıyla mümkün ve anlamlı olur.
Verimliliğin hesaplanmasında üretim faktörleri için gerekli olan bilginin yetersizliği verimlilik ölçümlerini zorlaştırmaktadır. Bundan dolayı, üretim faktörlerinin tümü için bir verimlilik oranının hesaplanabilmesi zor olmaktadır. Bu nedenle kısmi verimlilik oranlarının hesaplanmasına çalışılmaktadır. Ekonomik analizlerde daha çok emek verimliliği üzerinde durulmaktadır. Verimlilik artışının toplumun refah düzeyinin yükselmesi ve satın alma gücünün artmasına etkide bulunacağı şeklinde yorumlanması emek verimliliği üzerinde durulmasının en önemli sebeplerini oluşturmaktadır.
Verimlilik artışı ve ekonomik büyüme, kullanılan teknolojilerin niteliğine ve bu teknolojilerin emek miktarını ikame oranı ile bu oranın sürekli artışı olarak yorumlanmaktadır. Üretimde girdi olarak kullanılan sermayeye bağlı olarak arazi verimliliğinde önemli artışlar sağlanabilmektedir. Kısaca kısmi verimlilik hesaplarında emek verimliliği kadar sermaye verimliliği de önem taşımaktadır.

2.3.2. TOPLAM FAKTÖR VERİMLİLĞİ

Bir üretim faaliyeti sonucu elde edilen çıktının bu üretim faaliyetlerinde kullanılan girdilere bölünmesiyle hesaplanan verimlilik türüdür. Toplam Faktör verimliliği üretimde kullanılan tüm kaynakların etkinlik derecelerini ölçmektedir.
Üretimde kullanılan kaynakların birinin önemli olması yanında, diğerlerinin de aynı derecede önem taşımaları ve bu kaynaklarda değişmelerin meydana gelmesi verimliliği tek bir faktöre göre değil de tüm faktörlere göre ölçmek mümkün olmakla beraber, genel verimlilik düzeyi hakkında da bir fikir verebilmektedir.
Özellikle, gelişmekte olan ülkelerde üretim faaliyetlerinde kullanılan girdilerin yetersizliği ve faktör bileşimindeki dengesizlik, söz konusu faktörlerin verimliliğe esas alınacak bilgilerin de eksik olmasına neden olmaktadır. Bu bakımdan gelişmekte olan ülkelerde toplam faktör verimliliği yerine genellikle kısmi verimlilik hesaplamaları tercih edilmektedir.

2.4. VERİMLİLİĞİN ÖLÇÜLMESİ

Verimlilik, daha önce de yapılan tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere en genel anlamda üretim faaliyeti sonucu elde edilen çıktının girdiye bölünmesiyle bulunan bir katsayıdır. Başka bir ifade ile, üretimin üretim faktörleriyle ilişkilendirilmesi sonucu ortaya çıkan bir değerdir.

veya

Şeklinde ifade edilebilir. Verimlilik formülünde paydadaki değerlerin sabit kabul edilerek en yüksek çıktı miktarlarının elde edilmesi verimliliğin maksimizasyonu olarak adlandırılır. Paydadaki değerler sabit kabul edilerek bu çıktıların en az girdi miktarları ise gerçekleştirilmesine de verimliliğin minimizasyonu adı verilmektedir.

Verimliliğin söz konusu olabilmesi için pay ve paydadaki değişkenlerin artış göstermesi gerekmektedir. Bu durumda paydaki artışın paydadaki artıştan daha büyük olması verimliliğin arttığı sonucunu vermektedir. Pay ve payda daki azalmalarda verimliliğin hesaplanmasında dikkate alınmaktadır. Ancak, paydaki azalmanın paydadaki azalmadan daha büyük olması halinde verimlilik ölçümü söz konusu olabilmektedir. Bazı faktörler için ele alınan verimlilik formülleri şöyledir

Verimliliğin hesaplanmasında elde edilen veriler bir üretim faaliyeti sonucunda ortaya çıkmaktadır. O halde verimliliğin ölçülmesinde üretim fonksiyonundan yararlanmak gerekmektedir.

2.4.1. TEKNOLOJİK DEĞİŞME

Teknolojiyi, dar anlamda üretime katılan üretim faktörleri ile üretim arasındaki ilişki şeklinde tanımlayabiliriz. Belirli bir amaca yöneltilmiş bir dizi tekniğin yapılan faaliyetin özelliğine göre sıralanması ve kullanılması yollarının bilimsel kurallara göre sistematize edilmesine teknoloji denmektedir. Teknoloji “teknikler bilimi” olmakla beraber, insan ihtiyaçlarını tatmine dönük insan faaliyetlerinde kullanılan tekniklerde ve bu teknikleri uygulama biçimde veya her iki haldeki değişmeleri ifade eder.
Teknolojik değişme sonucu üretim faktörleri de değişmekte, dolayısı ile üretim fonksiyonu da farklı bir şekil almaktadır. Ayrıca, teknolojik değişime üretim faktörleri arasındaki oranları da değiştirmekte ve genellikle fazla emek yerine daha fazla sermaye kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Teknolojik değişme üretim faktörleri arasındaki oranları da değiştirmekte ve genellikle fazla genellikle fazla emek yerine daha fazla sermaye kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Teknolojik değişme, içerilmiş ve içerilmemiş olmak üzere ikiye ayrılır. İçerilmemiş teknolojik değişme, zaman içerisinde üretim artışı şeklinde ortaya çıkar. Ekonomideki olumlu gelişmeler sonucu fazla bir maliyete ihtiyaç olmadan üretimin artmasıdır. İçerilmiş teknolojik değişme, yeni teknolojik araçların üretim sürecine sokulması ve faktör bileşimine etkisi ile kaynak etkinliğinin buna göre belirlenmesini ifade eden bir kavramdır. Görüldüğü gibi, her iki şekilde de teknolojik değişme üretim miktarını etkilemektedir.

2.4.2. TEKNOLOJİK DEĞİŞME VE ÜRETİM FONKSİYONU

Üretim fonksiyonu, üretim ile üretim faktörleri arasındaki fonksiyonel ilişkiyi ortaya koyar. Üretim fonksiyonunu, girdi ve çıktı arasındaki ilişkileri ifade eden “teknik kanun” diye adlandırılır. Belki girdilerden meydana getirilen her bir bileşimini üretmeye muktedir olduğu üretim miktarını gösteren teknik bir bilgidir. Fonksiyon şu şekilde gösterilir,
Y=f(x1, x2, x3, …..xn)
Burada Y üretim miktarını, x1…xn üretim faktörlerinin miktarını, f ise üretim ile üretim faktörleri arasındaki fonksiyonel ilişkiyi göstermektedir. Buna göre üretim miktarını meydana getiren üretim faktörleri sermaye(K), emek(L) ve arazi(S), olarak ele aldığımızda üretim fonksiyonu;
Y=f(K,L,S) şeklinde ortaya çıkar.
Üretimde kullanılacak faktör bileşiminin ne oranda olacağını teknoloji belirlemektedir. Çünkü teknolojinin değişmesi halinde faktör oranları ve üretim fonksiyonu da değişmektedir. Teknolojik değişme faktör verimliliklerini arttırarak aynı miktardaki üretimi her iki faktörden daha az kullanarak meydana getiriyor ise, bu teknolojik değişmeye nötr teknolojik değişme denir. Bu durumda kullanılan faktörlerin marjinal verimliliği aynı oranda artmaktadır. Bu da marjinal teknik ikame oranlarının eşitlenmesinde neden olur ve üretimde etkinlik gerçekleşir.
Açıklamalarda anlaşılacağı üzere, en genel anlamıyla verimlilik ölçümü çıktı miktarının, girdi miktarına oranı şeklinde belirlemekle beraber, girdilere ilişkin değişmeler verimlilik düzeyinde önemli rol oynamaktadır. Teknik değişmelerin üretim fonksiyonunda, üretimi artırıcı yönde rol oynaması, teknik değişme ile verimliliğin yaklaşık aynı anlama geldiğini ortaya koymaktadır.
Yapağı üretimi ise, 1998 yılına kadar artış göstermiş ve 1989 yılından sonra azalmaya başlamıştır. 1997 yılı itibarı ile yapağı üretimi 45 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Kıl üretiminde ise seneler itibarı ile hemen hemen fazla bir değişiklik olmamıştır ve 1997 yılı kıl üretimi 3 bin olarak gerçekleşmiştir. Tiftik üretimi azalma eğilimindedir ve 97 yılı itibari ile 700 ton olarak gerçekleşmiştir. Bal üretimi seneler itibarı ile artış göstermiştir. 1997 yılı itibari ile toplam 63 bin ton bal üretimi gerçekleştirilmiştir. Balmumu üretimi ise 1997 yılı itibari ile 3 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir. Yumurta üretiminde ise seneler itibari ile belirgin bir artış göstermiştir ve 1997 yılı itibarı ile 12,1 milyon yumurta üretimi gerçekleştirilmiştir.

3. TARIMSAL GİRDİ VE ÇIKTILARIN GELİŞİMİ

3.1. TARIMSAL GİRDİLERİN GELİŞİMİ
Ülkemizin ve ekonomimizin ana sektörünü oluşturan tarımdaki verimliliğin artırılması girdi kullanımının yaygınlaştırılmasına ve bu girdilerin tekniğine uygun şekilde kullanılmasına bağlıdır. Tarımsal girdi fiyatlarındaki gelişmeler, çiftçinin gelir düzeyi ile birlikte tarımsal girdi fiyatlarındaki gelişmeler, çiftçinin gelir düzeyi ile birlikte tarımsal ve ekonomik gelişmeyi de sağlamaktadır. Bu nedenle, birim alandan elde edilen üretim miktarının arttırılması, yani verimlilik artışı için girdi kullanımının önemi son derece büyüktür. Bu bölümde ülkemizde tarımsal girdi kullanımındaki gelişmeleri inceleyeceğiz. Bu girdiler sırasıyla

Arazi
İşgücü
Kimyasal gübre
Zirai mücadele ilaçları
Akaryakıt
Tohum
Sulama
Yem
Kredi

3.1.1. ARAZİ

Ülkemizde üzerinde tarım yapılan 27,5 milyon hektar arazinin teknik açıdan tarıma elverişli olduğu ileri sürülmektedir. Ancak 1997 yılındaki tarımsal alan 27 milyon hektar gözükmektedir. Bunun 18,6 milyon hektarı ekilen tarla, 4,9 milyon hektarı nadasadır. Yalnız şunu belirtmek gerekir ki nadas arazi gittikçe azalmıştır. 1985’ de 6,025 milyon hektar olan nadas arazi 1997’ de 4,9 milyon hektara düşmüştür. Buna karşın ekilen arazi artmıştır. Bu büyük bir gelişmedir. Diğer arazi kullanımları da 775 bin hektarı sebzelik, 545 bin hektarı bağ, 1,3 milyon hektar meyvelik, 658 bin hektar zeytinliktir. (tablo….)
Ekilen tarla sebze bahçeleri, meyve, bağ ve zeytinlikleri ile nadas alanlarını kapsayan tarımsal alanın 1985-1997 dönemindeki durumu tablo…. verilmiştir. Tablodan da görüleceği gibi 1985 yılında toplam tarımsal alanların %21,8’ i nadasa bırakıldığı halde bu oran 1980 yılında %19,1’ e ve 1997 yılında %18,3’ e düşmüştür.
Tablo…’ da görüleceği üzere toplam tarımsal alan içerisinde ekilen tarla alanın payı en büyük yer tutmakta olup 1985 yılında %65,04 iken 1980 yılında %67.7’ ye yükselmiştir. Bu oran 1997 yılında %69,2 olarak gerçekleşmiştir. Sebzede ise 1985 yılında %2,4, 1990 yılında %2,1 1997 yılında %2,02’ lik paya sahip olmuştur. Bağ alanlarında ise toplam tarımsal alan içinde 1985 yılında %5,1’ lik paya sahip olmuştur. Zeytin alanları ise 1985 yılında %3, 1990 yılında %3,1, 1997 yılında%2,4’ lük paya sahip olmuştur (Tablo….)
Arazinin verimliliği denince bir birim araziden (genellikle bir hektar) elde edilen üretim değeri veya üretim miktarı anlaşılır. Geçmişte ve günümüzde en yaygın bir şekilde kullanılan ve genellikle uluslar arası karşılaştırmalarda esas alınan bir ölçüttür. Arazi verimliliği kriterlerini etkileyen en önemli faktör toprağın kullanım şeklidir. Toprağın dinlendirilmesi (nadas) ve üretim dönemlerine göre yapılan ekim-dikim faaliyetlerini verimlilik düzeyini etkilemektedir. İşletmeler arasında faktör kullanımı bakımından ortaya çıkan bu dengesizlik toplam verimlilik düzeyi etkilemekte ve düşürmektedir.

3.1.2. İŞGÜCÜ

Tarım sektörünün 1994 yılında istihdam içindeki payı %44,8 iken 1995 yılında bu oran %46,8’ e yükselmiştir. 1996 yılında bu oranın %44,9’ a ulaştığı görülmüştür. Ülkemizdeki çalışan nufusa bakıldığında tarımın önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Halen tarım kesiminde istihdam edilen işgücünün oranı%45’ dir. 1997 yılı itibari ile tarım 9485000 kişi istihdam edilmiştir. Türkiye’ de tarımsal üretimde esas birim aile işletmeleridir. Tarımsal istihdamın %35’ inin kendi hesabına çalışanlar, %60,9’ unu ücretsiz aile işgücü, geriye kalanını yevmiyeli, maaşlı veya işverenler oluşturmaktadır. Türkiye’ de milli gelirin %15’ ini tarım kesimi sağlarken, istihdamın %45’ inin bu sektörde bulunması işgücü verimliliğinin ne kadar düşük olduğunu göstermektedir.
Tarımsal üretim faaliyetlerinde mekanizasyon düzeyine bağlı olarak işgücüne duyulan ihtiyaç azalmakla birlikte kimi tarımsal faaliyetlerde işgücüne olan bağımlılık süregelmektedir. Nitekim çay toplama, tütün kırma ve dizme, bir çok meyce, sebzenin hasadı gibi tarımsal faaliyetlerde iş gücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ise tarımda işgücünü önemli bir üretim girdisi konumuna getirmektedir. Ülkemizde tarım işletmelerinde ücretli olarak çalışan işçilerdir. 1980 Genel Tarım sayımı sonuçlarına göre ülkemizdeki tarım işletmelerinde ücretli olarak devamlı çalışan işçilerin oranı%99,17’ dir. Asgari ücreti inceleyecek olursak 16 yaşından büyük tarım işçileri için 1992 yılında 48,300TL olan günlük asgari ücret, 1996 yılında 12 kat artarak 567,000 TL’ ye yükselmiştir. Aynı dönemde 16 yaşından küçük tarım işçileri için 1992 yılında 37230 TL olan günlük asgari ücret ise 13 kat artış kaydederek 480,000 TL’ ye yükselmiştir.

3.1.3. KİMYASAL GÜBRE

Gübreleme bitkisel üretimde verim ve kalite artışı sağlayabilmek için yetiştirilen bitkinin ihtiyacına göre toprakta eksik olan besin maddelerinin saptanarak zamanında ve uygun bir şekilde toprağa verilmesidir.
Ülkemizin toprakları azot ve fosfor gibi bitkinin besin maddelerine fakir olup potasyum, kalsiyum ve magnezyum bakımından ise pek sorun görülmemektedir. Bu nedenle tarım arazilerimizin sürekli olarak azot ve fosforlu gübre isteği bulunmaktadır. Gübre üreticileri derneğinden alınan bilgilere göre; Gübre sanayiinin 1996 yılında üretimi 1993 yılına göre %12 oranında azalmıştır. 1997 yılında 4,6 milyon ton gübre tüketimimiz vardır. Türkiye’ de birim hektar başına gübre kullanımı 83 kg kadardır ki, dünya ortalaması 95 kg.’ dır. Bu değerlendirmeden açıkça anlaşılacağı gibi; ülkemizde mevcut gübre kullanım düzeyi önemli artışlara rağmen, tarımı gelişmiş ülkelerde kullanılan miktarlara göre düşüktür. Ancak, gübrenin çevrede yaratacağı olumsuz etkilerin önlenmesi ve beklenen verimin alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken en önemli husus ihtiyaç duyulan cins ve miktardaki gübre kullanımıdır.
Türkiye’ de 1986-1996 döneminde en çok kullanılan kimyevi gübre çeşitleri sırasıyla, %26’ lık Amonyum Nitrat, Kompoze (20-20-0), üre, Dramonyum fosfat dır. %21 Amonyum nitrat ve normal süper fosfor gübreleri ise 1988’ den sonra tüketilmemektedir.
Gübre fiyatları hammadde, yedek parça ve enerji girdileri bakımından dışa bağımlıdır. Gübrede fiyatların dolar bazında belirlenmesinin nedeni ise, gerek ithalat yoluyla karşılanan gerekse Türkiye’ de üretilen gübrelerin hammaddelerinin ham maddelerinin büyük bir kısmının ithalatla sağlanmasından kaynaklanmaktadır. 1986-96 dönemi itibari ile gübre fiyatlarında meydana gelen değişmeler sırasıyla, %21’ lik amonyum sülfatta 352 kat, %26’ lık amonyum nitratta 327 kat, ürede 260 kat, DAP’ da 208 kat, TSP’ de 500 kat, Kompoze (20-20-0)’ da ise 286 kat artış olmuştur. Gübre fiyatlarının yükselmesiyle, çiftçinin satın alma gücü her geçen gün olumsuz yönde etkilenmiştir.

3.1.4. ZİRAİ MÜCADELE İLAÇLARI

Kimyasal mücadelenin yaygınlaşması ve tarım ilacı kullanımının üretici tarafından benimsenmesi, hastalık, zararlı ve yabancı otların zararlarını eskiye oranla azaltılmıştır. Sonuçta, kalite yanı sıra verimde de zaman içinde artışların ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Günümüzde yaygın bir şekilde uygulanan kimyasal mücadele yöntemi, kolay uygulanması ve kısa sürede sonuç vermesi, dar bir zaman periyodu içerisinde geniş alanlarda mücadele yapılmasına imkan tanınması gibi olumlu yönlere sahip olmasının yanı sıra, kullanılan ilaçların bilinçsizce kullanılmasından dolayı doğal dengenin bozulması toprak, hava ve su gibi çevre elemanlarında kirliliğe neden olması, besinlerde kalıntı bırakması, hastalık ve zararlılarda, zamanla direnç ortaya çıkartması, gibi olumsuz yönleri bulunmaktadır.
Ülkemizde tarımsal mücadele ilaç sanayi büyük ölçüde dışa bağımlı olduğundan, ilaç fiyatlarında sürekli artış içindedir. Bu nedenle artan fiyatlar karşısında çiftçide giderek daha az ilaç kullanmak zorunda kalmaktadır. Le baycid ilacının fiyatı 1985’ de1,449,314 TL (1997 yılı fiyatlarıyla) iken 1997 yılında 1,920,000 TL olmuştur. Weedkiler 446,618 TL iken 1985’ de 1997’ de 453,000 olmuştur. Antrakol ise 1985’ de 627,302 TL iken 1997’ de 1,100,000 TL olmuştur. 1996 yılında 110 milyon dekar alanda ilaçlama yapılmıştır.

3.1.5. AKARYAKIT
Akaryakıt tüketimi, traktör kullanımına bağlı olduğundan, tarımsal üretimde verimliliğe önemli katkısı olduğu bir gerçektir. Yani akaryakıt kullanımı traktör sayısının artması ve dünya petrol fiyatlarındaki artışlarından kaynaklanmaktadır.
Akaryakıt fiyatlarının 1997 yılı fiyatlarına göre incelediğimizde, motorin 1985’ de 77,042 TL iken 1997’ de 61082 TL olmuştur. Normal benzinin fiyatı ise 1985’ de 107,554 TL iken 1997’ de 131,739 TL olmuştur.

3.1.6. TOHUMLUK
Ülkemizde ve dünyada ekim alanları daralmaktadır. Ekim alanlarını artırmak imkanımız yoktur. Bunun sonucunda üretimi arttırmanın tek yolu, hemen hemen tüm girdilerin en iyi şekilde kombine edilerek çiftçiye sunulmasıdır. Şüphesiz bu kombinasyondaki en önemli unsurdur. Bilindiği gibi tohumluğun verim ve üretim artışındaki payı ortalama %25 civarında olup bu oranın bazı durumlarda % 40 çıktığı da görülmektedir.
Çiftçi verimli, kaliteli, hastalıklara ve kuraklığa dayanıklı, Pazar değeri ve talebi yüksek ürün veren bir tohumluk istemektedir. Ancak bunların gerçekleşmesi için tohumluk çeşidinin yetiştirildiği bölgeye uyum sağlaması, verim artırıcı diğer girdilerin gübre, sulama ilaç ve mekanizasyonun tekniğe uygun koşullarda kullanılması gerekmektedir.
2. grup ekmeklik buğdayın 1985 yılı fiyatı 34,702 TL iken 1997 yılı fiyatı 62,850 TL’ dir. Pamuk tohumunun 1985 yılı fiyatı 41,954 iken 1997 yılında 32,000 TL dir.

3.1.7. SULAMA
Ülkemizin en kritik iklim faktörü sudur. Bitkilerin normal verim verebilmesi için yağışların yeterli olması veya yağışlardan noksan kalan suyun sulama yolu ile verilmesi gereklidir.
Ülkemizde tarım arazilerinin 8,6 milyon hektarı sulanabilir niteliktedir. Sulanan arazi miktarı ise 4,6 milyon hektardır.
1997 yılı fiyatları ile Hububatın 1985 yılında da sulama ücreti 228,839 TL iken 620,000 TL olmuştur. Pamukta 1985 yılında 533,958 TL iken 1985’ te 1997’ de 1,070,000 TL’ ye düşmüştür. Sebze bahçeleri sulama ücreti 1985’ te 793,309 TL iken 1997’ de 620,000 TL olmuştur.

3.1.8. KREDİ
Günümüzde farklı gelişmişlik düzeyine sahip olsa da hemen her ülkede kırsal kesimde yaşayan çiftçilerin giderlerinin arttırılması ve dolayısıyla hayat standartlarının yükseltilmesi tarım politikalarının hedefi kabul edilmektedir. Öz sermayesi yetersiz olan işletmelerin rasyonelleştirme olanaklarını ve dolayısıyla üreticinin gelir düzeyinin yükseltilmesini geniş ölçüde engellemektedir. Bu nedenle öz sermayesi yetersiz olan üreticinin, üretim faaliyetlerini zamanında ve eksiksiz yerine getirilebilmesi için tarımsal kredi ile desteklenmesi gerekmektedir.
1987 yılında 18,709 milyar TL toplam kredi hacminin 2,758 milyar TL bölümü tarımsal kredi miktarıdır. 1997 yılında ise 8,811,893 milyar TL toplam kredi hacminin 1,504,492 milyarlık bölümü tarımsal kredidir. Bankalar arasında en fazla krediyi veren Ziraat Bankasıdır. 1985’ de toplam kredi içinde Tarımsal Kredinin payı %14,75, 1997 yılında % 17,07’ dir.

3.1.9. TARIMSAL ARAÇ VE GEREÇ
Tarımda teknoloji kullanımı gittikçe yaygınlaşmaktadır. Zirai üretime karşı talebin yükselmesiyle önce ekilen arazilerin genişliği artmış, daha sonra arazi kullanımı çoğalmıştır. Üretim ve verimlilik artışı sağlamak amacıyla tarımda makineleşme derecesinin bir fonksiyonu olarak artış göstermektedir.
Küçük işletmelerin güçsüz oluşu ve sayılarının fazla olması tarımda kullanılan modern girdilerin büyük işletmelerin lehinde gelişmesine sebep olmaktadır. Makine kullanımı yıllar itibai ile artmaktadır. Çünkü teknoloji kullanımı üretimi arttırdığı gibi daha az maliyetle ve daha iyi kalitede üretim yapılmasını sağlamaktadır. Tarım sektöründe bütün olumsuz şartlara rağmen teknoloji kullanımının yaygınlaşmasına doğru bir eğilim görülmektedir.
1985 yılında 581,375 adet traktör, 506,904 adet pulluk, 217,827 adet kültüvatör, 115,450 adet tahıl mibzesi, 13611 biçerdöver, 7,294 adet kuyruk milinden hareketli pülverizatör, bulunmaktayken; 1997 yılında bu sayı şöyle gerçekleşmiştir. 867,675 adet traktör, 819,262 adet pulluk, 369,040 adet kültivatör, 79,593 tahıl mibzeri, 12,385 adet biçerdöver, 187426 adet kuyruk milinden hareketli pülverizatör bulunmaktadır. 1985-1997 yılı arasında traktörde %3,1’ lik, Pullukta %3,8’ lik, kültivatörde %4,1’ lik, Tahıl mibzerinde %-2,8’ lik, biçerdöverde %-0,7’ lik, K.M.H. Pülverizatörde %7,5’ lik artış sağlanmıştır.

3.1.10. HAYVANSAL GİRDİLER (YEM)
Hayvancılıkta birim başına verimin arttırılmasında ırk özelliği kadar hayvanların sağlıklı bir şekilde bakım ve beslenmelerinin de büyük önemi Hayvancılıkta yemin, girdiler içerisinde %64 gibi önemli bir paya sahiptir. Bu nedenle hayvancılıkta beslenmenin verimin arttırılmasında en az %50 payı olmaktadır.
1985 yılı etlik piliç yemi 106 TL iken, 1997 yılında 37,120 TL olmuştur. Yumurta yemi 80 TL iken 27,900, süt yemi 64 TL iken 20,800 TL, Besi yemi 64 TL iken 20,600 TL olmuştur.

3.2. TARIMSAL ÇIKTILARIN GELİŞİMİ

3.2.1. BİTKİSEL ÜRETİM
Türkiye sahip olduğu iklim ve toprak özellikleri bakımından bir çok ürünün yetiştirilmesine uygundur. 1985 yılı verilerine göre ülkemizde 26,8 milyon hektar alanda bitkisel üretim yapılmaktadır. 1997 yılı verilerine göre ise 27 milyon hektar arazide bitkisel üretim yapılmaktadır. Bunun 18,6 milyon hektarı ekilen tarla arazisi, 4,9 milyon hektarı nadas alanıdır. Yıllar itibari ile nadas alanlarında azalış, ekilen tarla alanlarında ise bir artış görülmektedir. 1997 yılı itibari ile toplam üretim içinde bitkisel üretimin%80,1’ lik paya sahiptir. 1997 yılında 91 milyon ton bitkisel ürün üretilmiştir. Bu üretimin % 32,5’ ini tahıllar, %21,4’ ünü endüstri bitkileri, %20,5’ ini sebzeler ve % 13’ ünü dağ-bahçe ürünleri %12,6’ sını ise diğer ürünler oluşturmaktadır.

3.2.1.1. TARLA BİTKİLERİ

3.2.1.1.1. TAHILLAR

Ülkemizde tahıl üretimi, tarım sektörünün olduğu kadar genel ekonomimizin de temelini oluşturmaktadır. Tahıl üretimi oldukça geniş bir üretici ve tüketici kitlesini ilgilendirmektedir. Tahıl üretimi öncelikle nüfusumuzun beslenmesi yönünden büyük önem taşımaktadır.
Buğday, arpa, çavdar, yulaf ve mısır tahıllar içinde büyük önem taşıyan bitkilerdir. 1997 yılında 29,5 milyon ton tahıl üretimi gerçekleşmiştir. Belli başlı tahıl ürünlerimizin gelişimi tablo(………) de gösterilmiştir. Buna göre;
Ülkemizde üretimi yapılan tahıl ürünleri içerisinde en büyük paya buğday sahiptir. 1997 yılı itibariyle 9,34 milyon hektar alanda buğday ekimi yapılmış olup 18,65 milyon yon üretim gerçekleştirilmiştir. Hektara ortalama 1997 kg verim elde edilmektedir. Yıllar itibari ile ekilen alanda değişiklik görülmemektedir. Üretimde dalgalanmalar görülmesine rağmen ortalama hektara 2000kg civarındadır.
Buğdaydan sonra ikinci sırayı arpa üretimi almaktadır. 1997 yılı itibari ile 3,7 milyon hektar alanda üretim yapılmıştır. 8,2 milyon ton üretim elde edilmiş olup hektara 2216 kg verim elde edilmiştir. Yıllar itibari ile ekim alanında bir değişme görülmemektedir. Verim ise ortalama 2000-2200 kg arasında gerçekleşmektedir.
Çavdar yetiştiriciliğinde ise 1997 yılı itibari ile 147 bin hektar ekilen alana sahiptir. Üretim ise 235 bin tondur. Hektara 1600 kg verim elde edilmiştir. Yıllar itibariyle bakıldığında 1987 yılından itibaren ekilen alanda azalış görülmesine rağmen üretimde büyük çapta bir değişme görülmektedir. Verim ise 1500 kg.’ da 1600 kg doğru bir artış görülmektedir.
Mısır üretiminde ise 1997 yılında 545 bin hektar alanda üretim yapılmaktadır. 2,08 milyon ton üretim gerçekleşmiştir. Mısırda hektarda 3817 kg verim elde edilmiştir.

3.2.1.1.2. ENDÜSTRİ BİTKİLERİ

Ülkemizde en fazla tarımı yapılan başlıca endüstri bitkileri pamuk, tütün ve şekerpancarıdır. 1997 yılı verilerine göre toplam endüstri bitkileri üretimi 19,5 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Üretimdeki artış özellikle şekerpancarı üretimindeki bitkileri gelişmeden kaynaklanmıştır. Ülkemizde üretilen diğer endüstri bitkileri kenevir, haşhaş, anason, ve ketendir. Belli başlı endüstri bitkileri ürünlerin gelişimi tablo (5,6,7,8) de gösterilmiştir.
Pamuğu ele aldığımızda, ülkemiz pamuk üretimi bakımından elverişli şartlara sahiptir. Özellikle Akdeniz, Ege, Güneydoğu, ve bir kısım Doğu ve Orta Anadolu illerinde pamuk ekimi yapılmıştır. Üretim ise, 831 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Yıllar itibari ile gelişimini inceleyecek olur isek, ekilen alanlarında ve üretim miktarlarında değişiklikler görülmektedir. Yıllar itibarı ile ekim alanlarında ve üretimdeki azalmaların nedeni, kütlü pamuk için tespit edilen alım fiyatlarının üreticilerin emeğini karşılayacak seviyede belirlenmemesi ve ürün bedellerinin çiftçilere zamanında ödenmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, kütlü pamuk alım fiyatı ile ürün bedellerinin üreticilere ödenmesi konuları, pamuk tarımımızın geleceği ve ülke ekonomimiz bakımından büyük önem taşımaktadır.
Şekerpancarı üretimini ele aldığımızda, şekerpancarı ülkemiz ekonomisine çok yönlü katkılar sağlayan bir ürünümüzdür. Şekerpancarı tarımı çiftçimize modern tarımı öğretmiştir. Tarımda münavebenin yerleşmesini ve yaygınlaşmasını sağlamıştır. Öğretilen modern tarım teknikleri ile birim alandan elde edilen verim artmıştır. Gerek şekerpancarı üretimi aşamasında gerekse şeker üretimi aşamasında insanlarımıza istihdam imkanları yaratmaktadır. 1997 yılı itibari ile 472 bin hektar alanda üretim yapılmıştır. Üretim ise, 18,4 milyon ton gerçekleşmiş olup verim ise hektara 38,928 kg olarak gerçekleşmiştir. Yıllar itibari ile uygulanan fiyat ve destekleme politikalarına bağlı olarak üretimde önemli dalgalanmalarla görülmektedir. Verim ise seneler itibari ile hektara veride dalgalanmalar meydana gelmiştir.
Tütünü ele aldığımızda 1997 yılında 289 bin hektar alanda ekimi yapılmaktadır. 286 bin ton üretim yapılmış olup hektara 991 kg verim elde edilmiştir. 1993 yılına kadar ekilen alan ve üretim miktarında artış olmasına rağmen, bu yıldan sonra belirgin azalışlar göstermektedir. Son yıllarda yine artış görülmektedir. Uygulanmış olan politikalar nedeniyle tütün ekişinde azalmalar görülmektedir.

3.2.1.1.3 SEBZELER

1997 yılı verilerine göre ülkemizde 18,7 milyon ton sebze üretimi yapılmıştır. Toplam bitkisel üretimin %20,5’ ini sebze üretimi oluşturmaktadır.
Üretilen sebzenin %85,4’ ü meyvesi yenen sebzelerden oluşmakta, %7,7’ si yaprağı yenen sebzeler, %3,1 baklagil sebzeler ve % 3,8’ i soğansı, yumru ve kök sebzelerinden oluşmaktadır. En fazla üretimi yapılan sebzeler ise, kavun-karpuz, domates, biber, patlıcan, kabak, soğan, ıspanak, hıyar ve fasulyedir.
1997 yılı itibari ile kavun karpuz üretimi 5,5 milyon, domates üretimi 6,6 milyon ton, sivribiber 800 bin ton, dolmalık biber 330 bin ton, kabak 317 bin ton, patlıcan 847 bin ton, ıspanak 181 bin ton, soğan 235 bin ton, fasulye 450 bin ton olarak gerçekleşmiştir.

3.2.1.1.4. YAĞLI TOHUMLAR

Ülkemizde en önemli sorunlardan biri bitkisel yağ açığıdır. Yıllardan beri izlenen, destekleme politikalarına rağmen yağlı tohum üretiminde istenilen gelişme sağlanamamıştır. Bunun başlıca nedeni uygulanan fiyat politikaları ve hatalı ithalat politikalarıdır. Ülkemizde tarımı yapılan yağlı tohumlar başta ayçiçek olmak üzere pamuk, soya fasulyesidir. Bu bitkileri susam, haşhaş, kendir, yerfıstığı, aspir, ve kolza gibi bitkiler izlemektedir.
Ayçiçeği ülkemizin önemli yağlı tohum bitkilerinden birisi olduğu gibi yağ sanayiimizin de en önemli hammaddesidir. Ülkemiz yeğ açığının büyük bir kısmının ayçiçek yağı karşılamaktadır. Kabuklu ayçiçeği tohumunda %51 oranında yağ bulunmaktadır. Ülkemiz sahip olduğu ekolojik özellikler nedeniyle bitkisel yağ üretimindeki büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak bu imkanlara rağmen üretim yeterli düzeye ulaşamamıştır. Bunun nedenle ülkemizde zaman zaman bitkisel yağ sıkıntısı çekilmekte ve yağ ihtiyacı ithalatla karşılanmaktadır. Ülkemizin döviz kaybının önlenmesi ve mevcut üretim potansiyelinin değerlendirilerek bu üretim dalının ülke ekonomisine olan katkısının arttırılması bakımından yağ bitkileri üretiminin geliştirilmesi zorunudur.
1997 yılı itibarı ile 560 bin hektar alanda üretim yapılmıştır. Üretim 900 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Hektara düşen verim ise 1607 kg olarak gerçekleştirilmiştir.
Çiğit pamuğun tohumu olup gıda sanayiinde bitkisel yağ üretiminde kullanılır. 1997 yılı verilerine göre 721 bin hektar alanda üretim yapılmıştır. 1,19 milyon ton üretim gerçekleştirilmiş olup hektara 1653 kg verim elde edilmiştir.
Susam ise 1997 yılı itibari ile 68 bin hektar alanda üretim yapılmıştır. 28 bin ton üretim elde edilmiştir ve hektara verim 412 kg olarak gerçekleşmiştir.
Ülkemizde üretilen taş çekirdekli meyveler ise zeytin , kayısı, şeftali, kiraz, erik, zerdali, vişne, kızılcık ve iğdedir. Üretim miktarı ve ekonomik önem bakımından başta gelen meyveler zeytin, kayısı, şeftali ve kirazdır.
Yağlık ve sofralık olarak yararlanılan zeytin, hem yüksek besin değeri olması hem de iç ve dış ticaretimize konu olması nedeniyle büyük önem taşımaktadır. Bugün ülkemizde Marmara, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde sayıları 400,00’ i aşan üretici ailesi geçimini zeytinden sağlamaktadır. 1997 yılı itibari ile yağlık ve sofralık toplam 520 bin ton, 1998 yılı itibari ile sırasıyla üretim miktarları; kayısı 270 bin ton, şeftali 255 bin ton, kiraz 215 bin ton, erik 200 bin ton, zerdali 36 bin ton, vişne 120 bin ton kızılcık 13 bin ton ve son olarak da iğde 5,500 ton olarak gerçekleşmiştir.

Ülkemiz sahip olduğu iklim ve ekoloji bakımından bazı tropik meyveler dışında bir çok meyvenin yetiştirilmesine elverişlidir. 1997 yılı verilerine göre ülkemizde üretilen meyve miktarları 11,9 milyon tondur. Üretim miktarı bakımından en çok üretilen meyveler başta üzümsü olmak üzere sırasıyla yumuşak çekirdekliler, turunçgiller ve sert kabuklulardır.

Sert kabuklular fındık, antepfıstığı, ceviz, kestane ve bademdir. Bunların üretim miktarlarını sıra ile incelemeden önce fındık ve antepfıstığı hakkında biraz bilgi vermek gerekmektedir.

Ülkemiz fındık üretimi bakımından elverişli ekolojik şartlara sahip olduğu gibi ülke ekonomimize de önemli bir yer işgal etmektedir.
Fındık, ülkemizin gerek üretim, gerekse ihracat yönünden dünya piyasalarında hemen hemen tek başına hakim olduğu veya olabileceği nadir ülkelerden biridir. Ülkemiz dünya fındık üretiminin takriben %65-70’ ini, Dünya fındık ihracatının ise %70-80’ ini tek başına sağladığı gibi ayrıca bu sayısal üstünlüğü yanında, Dünya’ nın en kaliteli fındıkları, ülkemizde yetiştirilmektedir. Üretim miktarına göz attığımızda seneler itibarı ile dalgalanmalar yaşandığı görülmektedir ve 1997 yılında toplam fındık üretimi 410 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Bu oran 1998’ de 580 bin tona çıkmıştır.
Antepfıstığı ise, fındıktan sonra dünya üretiminde etkili olduğumuz diğer bir ürünümüzdür. Dünya üretiminin %10’ u ülkemizde üretilmektedir. 1997 yılı itibari ile 70 bin ton gibi bir üretim gerçekleşmiştir ve bu rakam geçmiş senelere göre çok yüksek bir rakamdır.
Cevizde ise, şu seneler itibarı ile pek fazla bir değişiklik olmamıştır ve 1997 yılı itibari ile üretim 115 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir.
Kestanede ki durum ise; seneler itibarı ile hemen hemen üretim bakımından 1985 yılındaki üretim miktarı, 1997 yılı itibarı ile 61 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir.
Badem ise 1997 yılı itibari ile 33 bin ton olarak gerçekleşmiştir.

Yumuşak çekirdekliler ise elma, armut, muşmula, ayva ve yenidünyadır. Bu ürünlerden en çok üretilen ve ekonomik öneme sahip olan ürünler armut ve elmadır.
1997 yılı itibari ile sırası ile üretim miktarları; elma 2,5 milyon ton, armut 400 bin ton, ayva 95 bin ton, muşmula 5 bin ton ve yenidünya 10 bin ton olarak gerçekleşmiştir.

Üzümsü meyvelerde ise ülkemizde üretimi yapılanlar; nar, dut, incir, keçiboynuzu, trabzonhurması, çilek, muz ve üzümdür. Bu ürünler içinde en çok tüketilen ve ekonomik önemi olan meyveler incir ve üzümdür.
1997 yılı itibarı ile üretim miktarları sırası ile; üzüm 3,7 milyon ton, incir 243 bin ton, nar 56 bin ton, dut 73 bin ton, keçiboynuzu 14 bin ton, trabzonhurması 10 bin ton, çilek 110 bin ton, muz 28 bin ton olarak gerçekleşmiştir.

Turunçgil üretimi ülkemizde Ege, Akdeniz ve Doğu Karadeniz bölgelerinde yapılmaktadır. Turunçgil içinde portakal, mandalina, limon, greyfurt, ve turunç girmektedir. 1997 yılı üretim miktarlarındaki gelişim ise sırası ile portakal 740 bin ton, turunç 3 bin ton, greyfurt 55 bin ton, limon 270 bin ton ve mandalina 365 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir.

3.2.2. HAYVANSAL ÜRETİM

Meral alanlarımızın %50’ sini işlemeli tarıma açıp, kaba yem açığımızı giderek arttırmamıza ve hayvanlarımızı yeterince besleyemememize, ırk ıslahında belirlenen hedefleri yakalayıp hayvansal ürünlerimizi yeterince arttıramamamıza rağmen hayvancılık sektörümüz; 1980’ li yıllara gelinceye kadar bir yandan halkımızı yeterince besleyebilmiş, diğer yandan ihracat yoluyla ekonomimize önemli katkılar sağlamıştır.

3.2.2.1. TÜRKİYE’ DE SIĞIR YETİŞTİRİCİLİĞİ (BÜYÜKBAŞ HAYVANCILIK)

Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği denildiğinde genellikle sığır ve manda yetiştiriciliği anlaşılır. Bu türlere bazen at ve deve de eklenebilir. Burada gerek Türkiye gerekse Dünya için üretim değeri bakımından önemi dikkate alınarak, sadece sığır türü üzerinde durulacaktır. Bunun yanında da manda ile ilgili de bilgiler olacaktır.
Türkiye’ de sığırcılığın gelişimi pek çok nokta dikkate alınarak irdelenebilirse de sayısal değişim dikkate alınacak noktaların ilkidir. Bu değişimi ve bunun ne ifade ettiğini açıkça ortaya koyabilmek için sığır diğer türlerle bir arada değerlendirilmiştir. Bu amaçla (tablo……..)’ da incelendiğinde Türkiye hayvan varlığında oldukça önemli ve dikkat çekici değişmeler olduğu anlaşılmaktadır.
Bu tablodan şu sonuçları çıkartabiliriz.
Keçi ve Manda varlığı 1928 yılı sayısının altına inmiştir.
1990 yılından itibaren sığır hariç bütün türlerde sayısal azalma devam etmektedir.
Sığır varlığında, özellikle son yıllarda, önemsenmeyecek düzeyde değişmeler meydana gelmiştir.

1997 yılı itibari ile toplam sığır baş sayısı 11,18 milyon adettir. Bunu takiben
Manda 194 bin, At 345 bin’ dir.

3.2.2.2. TÜRKİYE’ DE KÜÇÜKBAŞ HAYVAN YETİŞTİRİCİLİĞİ

Küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin Türkiye ekonomisinde özel bir önemi vardır. Toplam et üretiminin %24,75’ i, süt üretiminin %12,35’ i, deri üretiminin %63,18’ i koyun ve keçiden sağlanır. Son yirmi yıldır, bu üretim dallarında uygulanan olumsuz ekonomi politikaları ve diğer kimi etmenler, koyun ve keçi sayısında önemli düşüşleri ve üretimde gerilmeleri ortaya çıkarmıştır.
Küçükbaş hayvan yetiştiriciliği, genel olarak zayıf meralar ile nadas, anız ve bitkisel üretime uygun olmayan alanları değerlendirerek et, süt, yapağı, kıl ve deri gibi ürünlere dönüştüren bir üretim etkinliğidir. Türkiye’ nin doğal kaynaklarının, özellikle kırsal kesimdeki halkının tüketim alışkanlıkları gibi etmenler, küçükbaş yetiştiriciliği için uygun bir ortam yaratmıştır.
Küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin bu önemine karşılık son yıllarda koyun ve keçi sayısında önemli düzeylerde gözlemlenen düşüşler, üretimde gerilemelere neden olmuştur. Bu durumun nedenleri arasında; işletmelerin küçük, dağınık ve örgütsüz oluşu, bunun sonucu olarak girdilerin alımında olduğu gibi ürünlerin pazarlanmasında sömürüye açık olmaları, var olan koyun ve keçi ırklarının verim düzeylerinin yetersizliği ve beslenmenin giderek zayıflayan meralara dayanması, kısaca verimliliğin düşük olması, bu nedenle diğer hayvan türleri ile yarışamaması, koyun ve keçiye göre diğer hayvan türleri ile ilgili desteklemelerin çok yüksek düzeyde olması ve bu yapısal ve ekonomik etmenlere bağlı olarak yeni üretim teknikleri ve teknolojinin en alt düzeyde kullanılması gibi konular sayılabilir.
Türkiye’ de 1997 yılı itibarı ile koyun 30,2 milyon, keçi ise 8,3 milyon adettir.
Türkiye’ de toplam işletmelerin yaklaşık %65,7’ sinde (2,9 milyon) büyükbaş hayvan yetiştiriciliği, %29,5’ inde (1,2 milyon) küçükbaş hayvan yetiştiriciliği yapılmaktadır. Koyunculuğun yapıldığı işletme sayısı 1,017,380 ile %25’ lik bir pay almaktadır. Tüm işletmeler içinde kıl keçisi yetiştiriciliği yapan işletme sayısı 356,937 ile %8,8, tiftik keçisi yetiştiriciliği yapan işletme sayısı 40,025 ile %1’ lik bir yer tutmaktadır.
Türkiye’ de mevcut büyükbaş ve küçükbaş hayvanların durumları tabloda incelenmiştir.

3.2.2.3. TÜRKİYE’ DE KANATLI HAYVAN (TAVUK-HİNDİ) YETİŞTİRİCİLİĞİ

1960’ lı yıllara kadar küçük aile işletmelerinde geleneksel köy tavukçuluğu şeklinde bir uğraş alanı olan kanatlı hayvan yetiştiriciliği Türkiye Kalkınma vakfının ülkemizde başlattığı sözleşmeli tavuk yetiştiriciliği modeliyle yeni bir küme kazanmış ve 20-25 yıl gibi kısa bir sürede inanılmaz bir atılımla bugün gerek kullandığı teknoloji gerekse ürettiği ürünlerin kalitesi itibari ile gelişmiş batı ülkeleri ile türkiye beyaz et üretimi 471 bin ton olarak gerçekleştirmiştir ve aynı yıl itibari ile yumurta üretimi 12,1 milyon adet olarak gerçekleştirilmiştir. Gelişmeler tablo(……)’ da belirtilmiştir.

3.2.2.4. TÜRKİYE’ DE HAYVANSAL ÜRÜNLERİN GELİŞİMİ

İlk olarak et üretimini incelediğimizde, seneler itibari ile dalgalanma olduğu görülmektedir. 1997 yılı itibari ile toplam et üretimi 517 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir. Sütün gelişimine baktığımızda yıllar itibari ile üretim miktarında artış olduğu gözlenmektedir. 1997 yılı itibari ile toplam süt üretimini 10 milyon ton olarak gerçekleşmiştir. Deri üretimine baktığımızda seneler itibari ile azalış görülmektedir. 1997 yılı itibari ile deri üretimi 8 milyon adet olarak gerçekleştirilmiştir. 1985 yılında toplam deri adedi 13 milyon iken 1997 yılında 8 milyona düşmüştür. Yapağı üretimi ise, 1988 yılına kadar artış göstermiş ve 1989 yılından sonra azalmaya başlamıştır. 1997 yılı itibarı ile yapağı üretimi 45 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Kıl üretiminde ise seneler itibari ile hemen hemen fazla bir değişiklik olmamıştır ve 1997’ de kıl üretimi 3 bin olarak gerçekleşmiştir. Tiftik üretimi azalma eğilimindedir ve 97 yılı itibari ile 700 ton olarak gerçekleşmiştir. Bal üretimi seneler itibari ile artış göstermiştir. 1997 yılı itibari ile toplam 63 bin ton bal üretimi gerçekleştirilmiştir. Balmumu üretimi ise 1997 yılı itibari ile 3 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir. Yumurta üretiminde ise seneler itibari ile belirgin bir artış göstermiştir ve 1997 yılı itibari ile 12,1 milyon yumurta üretimi gerçekleştirilmiştir.

4. TARIMDA VERİMLİLİĞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Tarımın ekonomik gelişmeye katkısını arttırmak sektörde en uygun teknolojilerin kullanılarak üretimin mümkün olan en üst düzeyde gerçekleştirilmesiyle mümkün olur. Kendine has özellikleri olan tarım sektörünün, sektörler arası ilişkilerdeki etkileşimlere uyum sağlaması buna bağlıdır. Çünkü, verimlilik artışı sağlamak amacıyla oluşan girdi talebi, tarımın diğer sektörler tarafından teknoloji transferi şeklinde beslenmesini gerektirmektedir. Bu da ekonomik gelişme düzeyi ile çok yakından ilgilidir. Tarımda üretim artışını sağlayacak teknolojik ekipman başta sanayi sektörü olmak üzere diğer sektörlerden karşılanmaktadır. O halde, tarımın geliştirilmesi yanında sanayi sektörünün, başka bir ifade ile iktisadi gelişmenin sağlanması gerekmektedir.
Gelişmekte olan ülkelerde tarımsal üretimi arttıracak teknolojileri ülkelerin kendi sanayilerinin karşılayamaması, söz konusu girdilerin ithalat yolu ile elde edilmesini gerekli kılmaktadır. Bu da tarımda üretim maliyetini arttırdığı gibi, uygun faktör bileşimininde sağlanamamasına dolayası ile tarımsal prodüktivite ile ilgili sağlıklı verilerin elde edilememesine neden olmaktadır. Ancak\ bununla birlikte ekonomik gelişme için sektörler arasındaki ilişkilerin uyum sağlaması zorunluluğu, iktisadi gelişme oranı kadar, tarım sektörü de gelişen teknolojilerden kendi payına düşeni almaktadır.
Görüldüğü gibi, tarım sektöründe verimlilik artışından söz edilirken, iktisadi gelişme ve tarım-sanayi ilişkilerinden de bahsetmek gerekmektedir. Tarımın iktisadi kalkınmadaki rolü ve tarım sanayi ilişkilerini çalışmamızın ikinci bölümünde ele almış bulunmaktayız. Şimdi tarımsal prodüktiviteyi belirleyen en önemli değişikliklerden teknolojik düzey, tarımsal eğitim ve tarımda kullanılan yeni teknolojilerin benimsenmesi konularını ele alalım.

4.1. TEKNOLOJİK DÜZEY

Tarımsal üretimin toprağa bağımlılığı, kullanılan teknolojinin de farklı olması gerekli kılmaktadır. Tarımda teknolojinin verimli kullanılabilmesi, üretim faaliyetinin yapıldığı coğrafi alana, iklim şartlarına ve tarımsal işletmeler arası kaynak dağılımının belirlediği ihtiyaçlara cevap verebilmesine bağlıdır. Bu bakımdan, tarımda uygulanan teknoloji, diğer sektör teknolojilerinden farklı ve kendine özgü bir teknolojidir.
Tarımda uygulanan teknolojiler, biri emel verimliliğini ikame edebilen mekanik teknolojiler, diğeri ise hem emek hem de toprağın verimliliğini arttıran biyolojik teknolojiler olmak üzere iki kısma ayrılır. Hangi teknolojinin kullanılacağı veya faktör bileşiminin ne şekilde oluşacağını, sahip olunan kaynaklar belirlemektedir. Şüphesiz ülkelerin tarımda kullanacakları teknolojileri kendilerinin üretmeleri en uygun olanıdır. Ancak, tarımda ekonomik katkı yaratacak teknolojileri üretmek sermaye-yoğun sanayilerin kurulmasını gerektirdiğinden, ekonomik gelişme açısından bu düzeyde olmayan ülkeler çeşitli sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Tarımsal verimliliği arttırmak için ithal edilen teknolojiler sektörde optimum faktör bileşiminin oluşmasını sağlayamamaktadır. Zira, fiyat istikrarı bakımından dengesiz bir ortama sahip olan tarım sektöründe ithal teknolojilerin, kullanılması faktör maliyetlerini de arttıracak ve dolayısıyla üretimin pahalıya elde edilmesine sebep olacaktır. Üretimdeki gelir ve fiyat dengesizliğini gidermek amacıyla yapılan devlet müdahaleleri zamanla ekonomi için önemli yük oluşturmaktadır.
Diğer taraftan, yukarıda da belirttiğimiz gibi, tarımsal teknolojiler tarım dışı sektörler tarafından üretilmektedir. Ayrıca, mekanik ve biyolojik teknolojileri arasında da üretim sürecine girmeleri bakımından önemli farklılıklar vardır. Mekanik teknolojileri üreten firmalar tarafından genellikle tekel durumu oluşmakta ve fiyatlar açısından talep zorlanmaktadır. Bu da, mekanik teknolojilerin kullanımını sınırlamakta veya sermaye oranında kullanımına imkan vermektedir. Özellikle emeğin toprağa göre kıt olduğu ülkelerde mekanik teknoloji kullanım talebinin yüksek olması, söz konusu girdinin elde edilmemesi verimliliği sınırlandıracak ve üretimin tamamen tıbbi şartların etkisinde kalmasına sebep olacaktır. Bu durum, gübre ilaç gibi bazı biyolojik teknolojiler için de geçerli olmakla birlikte, tohum ıslahı gibi diğer bazı teknolojilerin kullanımı yaygın bir şekilde yapılmaktadır. Çünkü, özellikle gelişmekte olan ülkelerde emeğin toprağa göre bol ve ucuz olmazı biyolojik teknoloji talebini uyarmakta ve kullanımını da mümkün hale getirmektedir. Mekanik teknolojilerin çoğu kez ithal edilmesi veya az gelişmiş ekonomiler açısından üretim maliyetinin yüksek olması, emeğin bol fakat, toprağın sınırlı olmasından dolayı tarıma girdi kullanım talebinin biyolojik teknolojiler yönünde gelişmesine sebep olmaktadır.
Tarımdaki gelişmeleri ülkedeki sanayileşme düzeyinde farklı olarak ele almamak gerekir. Başka bir ifade ile, tarımdaki verimlilik artışını, sanayileşme durumu ile paralel olarak ele almak gerekir. Çünkü tarımda teknoloji kullanımı ile verimlilik aynı anlama gelmektedir. Teknoloji ise tamamen sanayi ürünlerinden oluşmaktadır. Sanayiinin gelişmesi, tarımda kullanılacak modern girdilerin maliyet ve fiyatlarını düşürmekte, tarımsal ürün talebini ve tarımsal gelirleri arttırmakta, tarımdan işgücünü çekip tarımsal işgücünü nispi olarak azaltılarak yeni teknolojilere talep yaratmaktadır. Bu da tarımsal tekniklerin kullanım ve yaygınlaşmasına imkan vermektedir. Böylece tarımda teknoloji kullanım düzeyi de belirlenmiş olmaktadır. Özellikle mekanik teknoloji kullanımının uygun faktör birleşimi düzeyine çıkarılması, emeği ikame edeceğinden dolayı gelişmekte olan ekonomiler açısından önem arz etmektedir. O halde tarımda mekanik teknoloji kullanım düzeyi veya teknolojinin emeğe ikame oranı bir anlamda ekonomik gelişme düzeyinin de bir anlamda ekonomik gelişme düzeyinin de bir göstergesi olmaktadır.

4.2. EĞİTİM VE YAYIM FAALİYETLERİ
Tarımda verimliliği arttırıcı faaliyetlerin en önemlilerinden biri de üreticilerin eğitimidir. Tarımda teknolojilerin uygulanması her şeyden önce bilgi ve eğitim gerektirir. Bu bakımdan, tarımsal eğitim ve araştırmalara ağırlık vermek, üretim ile teknoloji kullanımının arttırılması yönünde bilgi birikiminin oluşmasını sağlamak, önemli bir sorun oluşturmaktadır. Çünkü, teknoloji kullanımının arttırılması yönünde bilgi birikiminin oluşmasını sağlamak, önemli bir sorun oluşturmaktadır. Çünkü, teknolojik bakımdan faktör bolluğuna sahip olmak üretimin arzu edilen düzeyde gerçekleşmesine imkan vermeyebilir. Ayrıca, üreticilerin genel ekonomik hedefler açısından tarımsal üretimin önemini kavramaları ve geçimlik üretim yapmak yerine, ticari üretim yapmak konusunda da bilinçlenmeleri gerekmektedir. Bunun için de, tarımsal üretimle ilgili yapılan teknolojik ve biyolojik araştırma sonuçlarının üreticilere ulaştırılması, verimliliğin arttırılmasına sebep olabilecek diğer gelişmelerin üretim sürecine sokulması kaçınılmaz olmaktadır.
Tarımsal eğitim düzeyinin geliştirilmesine paralel olarak ortaya çıkan en önemli sorun da tarımsal yayım faaliyetidir. Tarımsal yayım, tarımla ilgili araştırmacılar teknoloji üretenler ile tarımda üretim faaliyetlerine katılanlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyan ve geliştiren önemli bir faktördür. Tarımda ihtiyaç duyulan teknolojileri bulmak, bunların kullanımını öğrenmek özellikle dağınık bir şekilde bulunan küçük ve orta boy işletmelerin ekonomik ve sosyal imkanlarını aşmaktadır. Bu bakımdan, yaygın ve birbirinden bağımsız olarak faaliyet gösteren işletmeler arasındaki bilgi akımı veya bilginin işletmelere ulaştırılması yayım faaliyetlerinin görevleri arasında yer almaktadır. Bazı tarımsal gridi üreten firmaların yayım hizmetleri üreticiye kadar ulaşmakla beraber, söz konusu firmaların bu faaliyetleri daha çok reklam amacına yönelik olduğundan, sektörün tümü açısından değerlendirildiğinde yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle, teknolojik hizmetlerin uygulamaya konulması ve bu konuda gerekli bilginin üreticiye ulaştırılması kamu sektörünün görevleri arasına girmektedir.
Tarımda teknolojik bilgi birikiminin sağlanmasını, tarımsal işletmelerin işleyişine bırakmak rasyonel bir davranış değildir. Çünkü, sahip olduğu özelliklerden dolayı tarım sektörüne kamu müdahalesi kaçınılmaz olmaktadır. Bilindiği gibi, tarımda üretimin tabii şartlara bağlılığı, üretim birimlerinin dayanıklılığı, özellikle tarımsal ürün fiyatlarının gösterdiği istikrarsızlıklar gibi nedenlerden dolayı devlet sektöre müdahale etmektedir. Tarımsal yayım faaliyeti de bu açıdan değerlendirildiğinde bir müdahale aracı olmaktadır. Zira, dağınık ve koordinasyondan yoksun tarımsal işletmelerin üretimlerini verimlilik açısından değerlendirmek oldukça güçtür. Çünkü, herhangi bir, üretim birimi için hesaplanabilen kısmi verimlilik, diğer üretim birimleri için geçerli olamayabilir. Teknoloji kullanımı ve bilgi düzeyi bazı işletmeler için istenilen seviyede olabilir. Oysa, verimlilikten amaç tüm sektör çapında veya değişik mekanlarda üretilen herhangi bir ürün için beklenen üretim artışıdır. Bu sebeple, tarımda toplam verimliliği belirlemek zorlaşmaktadır. Yayım faaliyetleri bu belirsizlikleri gideren ve toplam verimliliğin arttırılması yönünde üreticilerin bilgilendirilmesini sağlayan önemli bir faktör olmaktadır.

4.3. YENİ TEKNOLOJİLERİN BENİMSENMESİ VE KULLANIMI

Yeni teknolojilerin benimsenmesinde en önemli unsuru üreticilerin gelir düzeyi oluşturmaktadır. Tarım sektöründe gelir düzeyi ise, özellikle gelişmekte olan ülkelerde dengesiz ve genellikle düşük bir durumdadır. Gelirin düşük olması şüphesiz girdi talebini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu bakımdan, teknolojilerin benimsenip benimsenmemesini bir anlamda üreticilerin geçimlik ürün veya ticari ürün üretip üretmedikleri belirlenmektedir. Ticari ürün elde eden üreticilerin ekonomik durumları müsait olduğundan hem stok yapma imkanına hem de yeni teknolojilerin kararlılığı benimsenmiş olur. Şüphesiz teknolojinin benimsenmesinde daha evvel belirttiğimiz gibi eğitim ve yayım faaliyetlerinin rolü büyüktür.
Geçimlilik üretim yapan üreticiler için durum daha farklıdır. Bu tür üreticiler kendi ihtiyaçları kadar ürün yetiştirebildiklerinden, teknoloji kullanımından önce geçimlerinin teminini sağlamak noktasında yönelmektedirler. Çünkü, tarımsal üretimin daha çok tabii şartların etkisinde olması, zaman zaman üretim açısından sektörde istikrarsızlıkların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Stoklama imkanına sahip olmayan küçük üreticilerin bu tür dalgalanmalardan zarar görmemeleri için kendilerini bu yönde motive etmeleri doğaldır. Açlık ve borçlanma korkusu, geçimlik ürün elde eden üreticileri geleneksel metotlarla üretim yapmaya teşvik etmekte ve bir nevi geçimini garanti etmeye yöneltmektedir. Buradan şu sonuca varmak mümkündür.: geçimlik üretim yapan üreticilerin yeni teknolojileri benimseyebilmeleri bir tarafa, eğer kendi şartlarıyla baş başa bırakılırsa geleneksel metotlarla üretim yapmaları ekonomik amaçlarına daha uygun olacaktır.
Ancak, bilindiği gibi hemen hemen her ülkede devlet değişik araç ve metotlarla tarım sektöründe müdahale etmektedir. Daha çok sektördeki gelir dengesizliklerini gidermek, üretimin daha sağlıklı bir altyapıya kavuşmasını amaçlayan destekleme mahiyetindeki devlet müdahaleleri, özellikle küçük üreticilere kadar teknolojik imkanlardan istifade edebilmeyi mümkün hale getirmektedir. Geçimlik üretim yapan üreticilere teknoloji kullanabilme imkanı verildiğinde söz konusu teknolojiyi benimsemelerinde hemen mümkün olmamaktadır. Zira, teknolojinin benimsenebilmesi için, bu teknolojinin değişik şartlar altında ürün katma değerinin yüksek olması gerekmektedir. Ayrıca, yeni teknolojinin kullanımı halinde girdi masraflarının ve diğer yatırım maliyetlerinin yüksek olması, sektörde çıkabilecek bir istikrarsızlıktan dolayı üreticinin geçimini tehdit edecek boyutlarda olmamalıdır. Üreticiye bu şartlar sağlandığı ve güvence verildiği taktirde yeni teknolojilerin benimsenmesi mümkün hale gelecektir. Dolayısıyla toplam üretim düzeyinde geçimlik ürün elde eden üreticiler de katkıda bulunmuş olacaklardır. Böylece sektörün tümünde teknoloji kullanımı açısından bir yapı değişikliği ortaya çıkacaktır.
Yeni teknolojilerin benimsenmesini etkileyen faktörlerden biri de teknolojinin işletme düzeyinde bileşimidir. Zira teknoloji kullanabilme imkanına sahip olmalarına rağmen işletmeler arasında verimlilik açısından farklılıklar ortaya çıkmaktadır. İşletme düzeyinde verimliliği etkileyen en önemli faktörler ;

Eğitim düzeyi ve iş gücü
İşletmenin öz sermayesi
Kredi imkanları
Üreticilerin demografil yapısıdır.

Eğitim düzeyi ve işgücünün verimlilik konusundaki olumlu etkilerine
daha önce değinmiştik. Ancak, emek verimliliği büyük işletmelerde daha fazla, küçük işletmelerde ise, daha azdır. Küçük işletmelerde daha çok aile emeği kullanılır ve aile fertlerinin geliri emeğin ortalama ürünüdür. Büyük işletmelerde ise, işçi çalıştırıldığından ve verilen ücretler emeğin marjinal ürününe eşit olduğundan, normal şartlar altında marjinal ürünün ortalama üründen fazla olması işletmedeki verimlilik düzeyini arttırmaktadır. Bu bakımdan, işletme düzeyinde verimliliği arttırmak için demografik yapının uygun olması ve emeğin marjinal bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Küçük çaptaki aile işletmelerinde emek verimliliğinin düşük olması gelir düzeyini de etkileyeceğinden yeni teknolojilerin benimsenmesi de gecikmiş olacaktır. Bununla birlikte yukarıda belirtildiği gibi, küçük işletmelerin sorunlarının artacağı ve büyük işletmeler kadar olmasa bile, yeni teknolojileri benimseyip kullanabileceklerini ifade edebiliriz.

5. TARIMSAL VERİMLİLİĞİ ARTTIRMA POLİTİKALARI

Tarımsal gelişmeyi büyük ölçüde tarım politikaları belirlemektedir. Tarım politikası ise, genel ekonomik politikaların bir parçasını oluşturmaktadır. Tarım sektörünün sahip olduğu özellikleri, uygulanan tarım politikalarının da farklı bir şekilde ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Üretimin doğal şartlara bağlı olarak bölgeler itibari ile farklılıklar göstermesi ve üretim faaliyetlerinin değişik ürünleri kapsaması uygulanan politikaların oluşmasında önemli rol oynamaktadır.
Tarım politikalarının amacı üretim ve verimliliği arttırarak sektörün genel refah düzeyini yükseltmektir. Bunun sağlanabilmesi için de etkin ve tutarlı stratejiler tespit edip uygulamaya koymak, sektörün genel ekonomi içindeki fonksiyonunu geliştirmek gerekmektedir. Tüm ekonomik faaliyetlerde olduğu gibi, tarım sektöründe de hedef ürün elde etmektedir. Ancak, elde edilen ürün miktarının talebi karşılayamaması daha fazla üretim yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Daha fazla üretim ise, verimlilik artışı ile sağlanabildiğine göre, uygulanan politikaların amacının verimliliği arttırma politikaları olduğunu söylemek mümkündür. Tarımda verimliliği etkileyen faktörleri, başka bir ifade ile, verimliliği arttırma tekniklerini daha önce kısaca açıklamaya çalıştık. Genel düzeyde tarım sektöründeki verimliliği etkileyen dolaylı ve dolaysız faktörler üzerinde de durmakta fayda vardır. Zaten tarımda verimlilik politikalarının belirlenmesinde de bu faktörler önemli rol oynamaktadır.
Tarımda verimliliği arttırma politikalarının başarı şansı, tarım sektörünü etkileyen üç temel ekonomik faktör vardır. Bunlar;
İç faktörler
Dış faktörler
Kurumsal faktörlerdir

İç faktörler, tarım sektörünün içinden gelen hususlarla ilgilidir. Toprak durumu, demografik yapı, gelir düzeyi, eğitim durumu, altyapı sorunu, tarımsal üretimi etkileyen değişkenler gibi konular iç faktörleri oluşturmaktadır.
Dış faktörler, tarım sektörünün dışından kaynaklanan hususları ifade etmektedir. Teknolojik gelişmeler dolayısıyla sektörden uzaklaşmak durumunda kalan üreticilerin sorunları, tarım sektörünün genel ekonomi politikalarıyla uyum sağlayamaması gibi konular da dış faktörleri oluşturmaktadır.
Kurumsal ekonomik faktörler, ise sosyal yapı, alışkanlıklar, yasal kısıtlamalar ve tarihsel geçmişten kaynaklanan problemleri düzenleyen değişik konuları içermektedir. Etkin bir tarım politikası bu sorunların çözümüne ve tarımsal araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin bu yönde yoğunluk kazanmasına bağlıdır.

Kısaca özetlemek gerekirse, tarımda verimliliği arttırma politikaları yukarıda bahsedilen sorunları çözmek ve tarım sektörüne verimliliğin arttırılması yönünde sağlıklı bir işlerlik kazandırılmasını amaçlar. Bu amaçları kısaca şu şekilde özetlememiz mümkündür.:
Tarım sektöründe üretim teknolojisini yenilemek ve modern araç ve gereçlerin kullanılabileceği bir yapı değişikliği sağlayarak verimliliği arttırmak. Ayrıca, bu konularda araştırma ve eğitim faaliyetlerine önem verilerek verimliliği arttırma teknikleri geliştirmek
İklim şartlarının üretimi etkilemesi sonucunda ortaya çıkabilecek olumsuz neticeleri azaltmak, başka bir ifade ile, üretimin doğal şartlarda bağımlılığını asgari düzeyde indirecek yapısal ve kurumsal sorunları çözmek.
Tarımsal üretimin yapısını uzun dönemde hızlı ve dengeli geliştirmeyi mümkün kılacak düzenlemeler yapmak. Tarımsal verimliliği arttırma tekniklerini uygulamaya koymak.

6. SONUÇ

Üretimin arttırılmasında en etkin faktör verimliliğin arttırılmasıdır. Öncelikle mevcut durumun iyi tanınması ve verimliliği engelleyen nedenlerin tespiti ile gelişmeyi hızlandıracak diğer tedbirlerin alınması gerekmektedir.
KAYNAKLAR

DİE, Tarımsal Yapı ve Üretim (1997)
DİE,Türkiye İstatistik Yıllığı Özeti (1997-1998)
DİE, Tarımsal Yapı (1994,1995,1996,1997)
DİE, Türkiye İstatistik Yıllığı (1991-1998)
TZOB, Zirai ve İktisadi Rapor, 1992-1993, Yayın No: 174
TZOB, Zirai ve İktisadi Rapor, 1994-1996, Yayın No: 178
DSİ, Adana Bölge Müdürlüğü Kayıtları
Adana Tarım İl Müdürlüğü Kayıtları
Bayer, Zirai İlaç Bayi Kayıtları
TZOB, Zirai ve İktisadi Rapor,1998

Yorum yapın